Yerine tek bir anne olmak

Bir kadın, anneliğe çok önce, yani bebek daha rahime düşmeden kendini hazırlamalıdır. Bu yazımızda anne olmak nasıl bir duygu, yakından göreceğiz. Sorum boşanmış olup annelik görevini layıkıyla yerine getiren anneleredir . Tek başına anne olmak, çocuk büyütmek zor mu ? Çocuğunuz hiç babasız olmanın eksikliğini yaşadı mi ? Kötü giden bir evliliğim var ve boşanmayı düşünüyorum. Çocuğumu babasına karşı dolduracak değilim her ne kadar bana... Yeni Bir Evren Yaratma Sancısı: Anne Olmak. Hep derler ya “Anne olunca anlarsın.” Buna bir de şu cümleyi eklemek gerek: “Anne olunca bir canın ne kadar kıymetli ve zahmetli büyüdüğünü fark edersin!” Bunu idrak etmek için sadece anne olmak gerekmez tabii, farkındalığı yüksek insanlar elbette vardır ama anne olduktan ... Tek başına olmalı insan, tek başına yaşayabilmeli. Yalnızlıktan bahsetmiyorum. Yalnız olmak ile tek başına olmak çok farklı şeyler. Tek başına olmak bir seçim, yalnızlık ise bir zorunluluktur. Birçok anne için bunu başarmak gerçek bir meydan okuma sayılır. Süper anne olmak, her şeyle sizin ilgilenmeniz gerektiği anlamına gelmez. Evi düzenli ve temiz tutmak, çocuklara bakmak ve onları yetiştirmek, işe gitmek, bir partneriniz olması ve hala güzel ve sağlıklı hissetmeye zaman bulmak… Tek bir insanın baş ... Anne olmak, Her gün ateş üstünde çıplak ayak yürürken, ‘Canım yanıyor’ demeden, inatla yaşayabilmek demektir. Anne olmak var ya anne olmak! Sadece yavrusunun kokusunu ve nefesini duyabilmek için, Her gün idam sehpasına çıkmaya razı gelmek demektir. İşte bu makam böyle bir makam dostlar ve ben anneliği böyle bilirim! Sonra zamanla anladım ki başarılı bir anne olmak için bazı şeyleri alışkanlık edinmek gerekiyordu, şimdi ise bu alışkanlıkları sizlerle paylaşacağım. ** 1- KENDİNİZE ZAMAN AYIRIN ÜVEY ANNE OLMAK/ÜVEY ANNE PSİKOLOJİSİ Hem anne adayını hem de çocuğu endişelendiren en temel ilişki biçimidir diyebiliriz. Toplumun genel kanısı da üvey anne olan bir kadının başkasının çocuğuna çok da hakkıyla bakamayacağı yönünde olduğu için ilişki baştan gergin başlayabilir.Üvey anne olacak kadın çocuğun yaşıyla orantılı olarak ciddi kaygılar yaşar ... Çocuk sahibi olmak kadar güzel bir şey var mıdır bilemiyorum. Onun karşılıksız sevgisi, içtenliği, gözlerinizin içine bakan o gülen gözleri, meraklı öğrenmeye açık bakışları her şeyi ile mükemmel bir duygudur. Sevgili anneler, bugün sizlerle çok çocuklu anne olmak konusunda deneyimlerimi paylaşacağım. Bir çocukla acemi, iki çocukla az deneyimli 3 çocukla ... Anne olmak için uzun bir listeye ihtiyacınız yok hatta doğurmanıza bile gerek yok ama kesinlikle sevgi kadar sabıra ihtiyacınız var. Hem de en sağlamından kocaman bir sabır lazım size! ‘Modern ve teknolojik’ çağımızda bu kavram gitgide bulunması zor erdemlerden birisi haline geldi, anında dönülen mesajlar, çabucak ulaşılan yalan yanlış bilgiler, çalışma ...

Sosyal fobi; nedir?, belirtileri nelerdir?, nasıl tedavi edilir?, ne sıklıkla görülür?, hangi yaşlarda başlar?

2020.10.10 20:49 allahsizallah Sosyal fobi; nedir?, belirtileri nelerdir?, nasıl tedavi edilir?, ne sıklıkla görülür?, hangi yaşlarda başlar?

“Sadece bir saniye için gözlerinizi kapatın ve bir odaya girdiğinizi ve orada bazı arkadaşlarınızı ve meslektaşlarınızı gördüğünüzü düşünün, birden yere doğru bakıyorsunuz ve üzerinizde hiçbir giysinin olmadığının farkına varıyorsunuz”. Sosyal fobisi olan kişilerin bir toplumsal durumla karşılaştıklarında neler hissettiklerini bu senaryo çok iyi anlatmaktadır. “Büyük bir utanç duyarsınız, odadan kaçıp gitmek istersiniz, sanki ölecekmiş gibi olduğunuzu hissederseniz, hiç kimseyi yeniden görmek istemezseniz”. SF(Sosyal Fobi) bireyin başkaları tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmalarını gerektiren ya da bir eylemi başkalarının yanında yerine getirmeleri gereken durumlardan korkarlar ve bunlardan olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Başkalarının kendileriyle ilgili olarak anksiyeteli, zayıf, kaçık ya da aptal gibi yargılarda bulunacağını düşünürler. Ellerinin ya da seslerinin titrediğinin farkına varacaklarıyla ilgili kaygılarından ötürü toplum önünde konuşmaktan korkabilirler ya da düzgün bir biçimde konuşamıyor gibi görünmekten korktukları için başkalarıyla karşılıklı konuşurken aşırı kaygı duyabilirler. Diğer insanların ellerinin sallandığını görmesinden utanç duyacaklarından korktukları için başkalarının yanında yemekten, içmekten ya da yazı yazmaktan kaçınabilirler.

Sosyal fobinin tipleri var mıdır?

Sosyal fobi iki şekilde görülür. Korkular bir çok toplumsal durumları kapsıyorsa yaygın tip, bazı durumları kapsıyorsa (Başkalarının önünde imza atmak, yemek yemek, konuşma yapmak gibi) yaygın olmayan tiptir.

Ne sıklıkta görülür?

SF’nin yaşam boyu görülme oranı % 2-13 arasındadır. En sık görülen psikiyatrik hastalıklardan biridir. Türkiye’de üniversite öğrencilerinde yapılan araştırmada %24’ünde bu hastalığın olduğu saptanmıştır.

SOSYAL FOBİ HANGİ YAŞLARDA BAŞLAR?

Sosyal fobi alt tipine göre değişmekle birlikte erken ve geç ergenlik dönemi arasında başlar (10-17 yaş) Yaygın tipin daha erken yaşta başladığına dair bilgiler vardır.

KİMLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜR?

Maddi durumu ve sosyal konumu , yetersiz ? , hiç evlenmemiş, işsiz ve eğitim düzeyi yüksek olmayanlarda sık görülmekle birlikte, hastalığın erken dönemlerinde toplum içine yeterince çıkmama de risk etmenleri arasındadır. Kalıtımdan daha çok, çocuk yetiştirme tarzı, ailenin başkalarıyla yeterince görüşmemesi ve ebeveyn modeli önemlidir. Çocukluk çağından itibaren aşırı çekingen olan kişilerde, gelecekte SF gelişme riski daha yüksektir

Sosyal Fobi mi çekingenlik mi?

Toplulukta konuşma, sosyal ortamlarda kendini ifade edebilme gibi konularda çekingenlik sık görülen bir durumdur. Bunların büyük bir kısmı hastalık kapsamında değildir. Hatta bir işe başlamadan önce “yapamazsam rezil olur muyum?” düşüncesi kişiyi motive eder ve daha iyi hazırlanmasına yardımcı olur. Sosyal fobi demek için ise kişide korkunun yanı sıra kaçınma davranışlarının olması gerekmektedir. Ya da kişi kaçmıyorsa, bu duruma katlanmaya kendisini zorluyorsa; büyük bir sıkıntı yaşar. Ayrıca SF ’de kişi korkularının aşırı ya da anlamsız olduğunu bilir. Eğer gerçekten korku duyulabilmesi anlamlı bir olay varsa, tanı SF değildir. Örneğin sözlüye hiç çalışmamış bir öğrencinin sınıfta adının çağrılmasından korkması gibi.

Sosyal Fobinin Belirtileri Nelerdir

SF’de korkulan durumla karşılaşıldığında bedensel belirtiler ortaya çıkar. Bunlar yüz kızarması, terleme, ağız kuruluğu, çarpıntı, nefes kesilmesi, nefes darlığı, mide barsak sisteminde rahatsızlık, diyare, kas gerginliği, titreme gibi. Bu sırada aklından geçen düşünceler “güçsüzüm, yetersizim, çirkinim, beğenilmiyorum, sevilmeye layık değilim, hata yapmamalıyım, mükemmel olmalıyım, kaygılı olduğumu belli etmemeliyim, rahat davranmalıyım, kusursuz görünmeliyim, herkesin beğenisini kazanmalıyım” şeklindedir. Bu düşünceler sonrasında oluşan kaçınma belirtileri ise korkulan ortama girmeme, korkulan ortamı terk etme, göz temasından kaçınma, ilgisiz şeyler düşünme şeklinde olabilir.

Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği’nde belirlenen sosyal durumlar şu şekildedir.

Toplum içinde telefonla görüşme Küçük bir grup etkinliğinde yer alma Toplum içinde yemek yeme Toplum içinde bir şeyler içme Yetkili biri ile konuşma Dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma Partiye/ eğlenceye gitme Başkaları tarafından izlenirken çalışma Başkaları tarafından izlenirken yazma Çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme Çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma Yabancılarla karşılaşma Genel tuvaletleri kullanma Birilerinin oturduğu odaya girme İlgi odağı olma Bir toplantıda hazırsızlık konuşma yapma Yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma İyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme Çok iyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma Önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma Romantik veya cinsel ilişki amacıyla birini tavlamaya çalışma Alınan bir malı parasını geri almak üzere iade etme Parti / davet verme Israrlı bir satıcıya karşı koyma

NEDENLERİ?

Sosyal fobide kalıtsal geçişin rolü çok güçlü olmasa da vardır. Akrabaları arasında sosyal fobik olan kişilerin bu hastalığa yakalanma riski bir miktar daha yüksektir. En önemli etmenlerden biri beyinde bir takım kimyasal ve elektriksel bozukluklar olduğudur, özellikle serotonin adı verilen bu kimyasal maddenin SF’lilerin beynindeki oranının normalden az olduğu veya iletimde aksaklıklar bulunduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca zihinsel altyapısı önceden hazırlanmış olan SF bazen belirli bir olaydan sonra gün yüzüne çıkmış ve örseleyici bir yaşantı ile koşullanaarak yerleşmiş olabilir. Örneğin öğrenci sınıfta ders anlatırken bir hata yapmış ve arkadaşları ona gülmüştür. O da küçük düştüğünü, rezil olduğunu düşündüğü için utanç hissine kapılmış ve bedensel belirtiler göstermiştir. Bir dahaki sefere ders anlatmak için yine tahtaya çıktığında önceki deneyimi olumsuz beklentilere yol açacak, bulunduğu ortam duygularını tetikleyecek ve belirtiler ortaya çıkacaktır. Çocuk yetiştirme biçimi de hastalığın oluşmasında önemli etmendir. Genelde aşırı koruyucu, ya da red edici, duygusal sıcaklıktan yoksun, katı anne babalar olabilir. Bazen çocuktan yüksek beklentileri olduğunda bunlara ulaşılamayınca çocuk cezalandırıabilir, böylece başarısızlık korkusu gelişebilir. Tanıdık olmayan ortamlara, insanlara ve nesnelere aşırı korku duyma olarak tanımlanan davranışsal ketlenmenin, SF gelişiminde öncül belirti olduğu söylenmiştir.

SOSYAL FOBİ NASIL TEDAVİ EDİLEBİLİR ?

SF tedavisi olan bir hastalıktır. Her şeyden önce gerçekçi beklentiler içinde olmak gerekir. Beraberinde diğer psikiyatrik hastalıkların olması, başlangıç yaşının erken olması, kişinin tedavi isteği gibi bir çok etken tedavinin başarısını etkilemektedir.

SOSYAL FOBİ NASIL TEDAVİ EDİLİR?

SF’de ilaç tedavisi ve psikoterapi ( konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Hastanın durumuna göre bazen tek başına psikoterapi, bazen ilaç tedavisi uygulansa da genelde her ilisinin beraber uygulanmasında başarı daha yüksektir. İlaç tedavisinde özellikle serotonin sistemi üzerinde etkili olan ilaçlar seçilir. Tedavinin ilk günlerinde hafif bulantı, baş ağrısı, uyku bozukluğu, midede huzursuzluk gibi geçici yan etkiler oluşabileceği, zamanla bu belirtilere vücudun alışabileceği hastaya bildirilir. Bu ilaçlar bağımlılık yapmaz, kalıcı hasar veren yan etkileri yoktur. İlaç etkisinin ortaya çıkması için iki-üç hafta kadar beklemek gerekir. İlacın etkili olup olmadığına karar vermek için en az 10 hafta süre geçmelidir. Tedavi süresi, ortalama 9-12 aydır.
SF’de en sık uygulanan terapi şekli Bilişsel ve Davranışçı Terapidir. Bilişsel terapide kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır. Davranışsal terapide ise model olma, yakınmaların üstüne gitme, belirtileri daha net algılayabilmesi için rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi gibi her hastada farklı uygulanabilecek yöntemler vardır. Ayrıca aile ve grup terapisi de uygulanabilir.

Sosyal Fobim varsa ne yapmalıyım?

Her şeyden önce SF’nin bir hastalık olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Çekingen kişilik bozukluğu ile birlikte sık görülmesi, toplum tarafından bu özelliklerin genellikle efendilik olarak kabul edilmesi kişileri tedavi arayışından alıkoymaktadır.
submitted by allahsizallah to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.05 18:06 ArsenicW Kırmızı Oda

Bir başka yarındı bugüne uyandığı. Çalar saatin o’nda takılı kalması, durdurmuştu on’da zamanı. Susturmuştu odanın duvarlarında yaşamakta olan haykırışları, her biri başka bir insanın yankısı, başka bir geleceğin sanrısıydı. Hazırlamalıydı kendini, ‘’Bugün büyük gün!’’ diyerek kaldırmalıydı bedenini ve çeki düzen verilmiş olmalıydı hisleri. Histeri bir şekilde de olsa terketmeliydi kimliği, bu kez başka biriymiş gibi davranmalı, uzaklaşmalıydı. Gandhi’nin öldüğü sene, Polaroid çıkartırken ilk şip şak makinesini, bunun bir mucize olduğunu tekrardan yinelemeliydi dudakları; tarihte ilk kez bir kamera, fotoğrafları anında basabiliyor, yakalıyordu zamanın ritmini, unutmana izin vermiyordu ne de olsa her şeyi. Sağ omzunu dolabın yanındaki odaya çevirdiğinde çehresi; koyu perdelerin içerisinden sızmayan parıltı, gölgelendiriyordu her bir kareyi, odanın kapısı altından vuruyordu loş ışığın rengi:
Kırmızıydı, kızıla çalan, çatlamış bir dalga boyu; akıyordu anılarından, pıhtılaşıyordu odada ve yıkanıyordu günahlarla. Küçük yaşta başlamıştı kana olan susamışlığın ızrarı aslında. Cumhuriyet Köprüsü’nün epey uzağında, Tavşantepe’de atılan adımlar yoruyordu yokuş yukarı. Küçük adımları vardı kadının; sırtını örten saçlarından salınan güneşin parlaklığı ve hayaller kurduracak kadar gerçek bir gülümsemenin hatları. Göz kapaklarında saklanan ışığın sokakları aydınlatması ve dağıtıyor olmasıydı karanlığı. Cennet ve cehennemi aynı anda yaşatan varlığı ve inançsız bir kimse için Tanrı’nın ispatı gibiydi getirdiği baharı. Yalnız hep kıştı onun için hayatı ve kıyısında yer alıyordu bir dehlizin, uzuyordu gözlerinde.
Aralandığında kapakları o günde, ‘’Değiştim,’’ diyerek uzanıyordu öğütülmüş kahve çekirdeklerine. O esnada duvardaki rafların en ulaşılmaz köşesinde, George Dickel bakıyordu şişeden, kömür filtrelerinden dökülüyordu Tennessee nehrine. Bir kez göz göze gelmelerinin ardından, çevirdi başını pencereye ve eline aldığı fincanı götürdü dudaklarına yeniden. Sıhhiye metrosu geçiyordu; raylardaki titreşim sarsıyordu daireyi, dün uyandığında Maltepe peronları çarpıyorken gözüne, kapalı bir hava, bulutlu bir gök yüz sıkmıştı elini tanışmak istercesine, dercesine idi bu yüzden tüm gelgitler. Yirmi dokuzunca ayetinde o surenin, birlikteydi kadının adı ve o eşsiz gürültüsüyle gökler. Galena kutusunda yer alan neşter ve yanı sıra bisturi uçları zeminde. ‘’Ardımda bırakmamalıyım,’’ dedi öncesinde, bir gece ötesinde gördüğü rüyayı aklına getirdiğinde, o kapının açılmaması gerektiğini biliyordu içten. Nevroz sarıyorken kaygıları, sahnelendi zihninde en köhne köşeye bırakılmış rüyanın kalıntıları. Bir hıçkırık sesine uyanıyordu üçü geçtiğinde yelkovan ve akrep yeni tamamlıyordu zodyağı. Vega boğulurken eflatuna, kaldırıyordu bedenini yatağı, yaklaşıyordu yüzü tavana, çevrilmiyordu sağa ya da sola. Kırmızı odanın eşiğinden, çürümüş et kokusuyla beraber akıyordu kanlar. Hıçkırık sesi bir uğultu halini almıştı o an; bir kaç yıl önce kaybettiği teyzesi, babası ve halası gelmişti aklına. Sadece biri olsa da gözyaşlarında, başka bir boyuttan yardım alabileceğini düşünmüş olabilirdi bakıldığında. Kıpırdayamıyordu, bir halatla bağlanmış gibiydi limana, havada asılı duran bedeni hareket edemiyordu. Bir güç çevirerek yüzünü, bir yanardağdan yayılan lavlar gibi ilerleyen kanın koyuluğuna bakmasını istiyordu. O esnada boynundaki kıkırdak dokunun sesini dahi hissetmişti, bir reçel kavanozunun döndürülerek açılıyor olmasındaki tınıya benzerdi. Bir kaç amperdi, vücudundaki akımın şiddeti, içindeki korku ile büyüyor, büyüdükçe de küçülüyordu gözleri, bakmak istemiyordu daha fazla. Aynı güç buna da engel olmalıydı ki, pıhtılaşmış kan yükselerek bir yüz halini alıyor ve gözlerini ayıramıyordu ondan. Tanıdıktı adam; belirmekte olan sima yabancı değildi asla. ‘’Seni tanıyorum,’’ demeye kalkıştığında, henüz çözünmemişti dudakları ve gürültü eşliğinde yerçekimi çalışmaya başlamış, düşmüş, kapaklanmıştı yüzü koyun halıya, kan banyosundan farksızdı dört duvar. Ayağa kalkmak istemişti, zemin o kadar kaygan olmalıydı ki, yalnız birkaç başarısız girişimdi denediği. Esnemekteydi kemikleri, bir epilepsi hastası gibi gerilmekte olan vücudu, sersemletmişti hisleri. Difteri olmuşçasına güçlük çekiyordu yutkunmakta ve lenf bezleri şişkin, konuşamıyordu asla. Çıkmalıydı kabustan; bu eski yapıdaki apartman dairesinden çıkmanın tek yolu koridora açılan kapı olmasına rağmen, kırmızı oda aralanıyordu o esnada, artıyordu çığlıklar zihninin kalabalık ortamlarında. Bir bütün halini alan kan parçacıkları, gördüğü sima dışında bir bedene bürünüyordu o an. Uyanmalıydı; vitrinin üzerindeki ayna yere düştüğünde irkildi önce, kesik bir parçayı eline aldığında ise aklını kaybedecek gibi hissetti kendisini göremeyince. Ardında yükselen bir beden ve aynada gördüğü bir başkası, ona ait olan hiçbir şey yoktu o rüyada, başka bir aklın çıkmazı olmalıydı bu yansıma.
Çıkardı, attı o geceyi kafasından; bisturi parçalarını toparladı önce, özenle yerleştirdi kutusuna. Düzenledi nevresim takımını ardında ve kırmızı odanın asma kilitini kontrol etti tekrardan. Amerikan mutfağın üzerinde yer alan fincan ve kupaları yerleştirdi yerine ve koridora açılan kapıya dokunduğunda, son kez baktı geriye. Her şey tamamdı, çıkardı bedenini daireden ve uzandı güneşin yakıcı nefesine.
Ardında anahtarlar temas etti kapının kilidine, aralandı geceye, içeri uzandı adamın bedeni ve sert bir biçimde kapattı kapıyı. George Dickel’ı aradı gözleri, bulduğunda bir kadeh, kullanmayı bile düşünmedi. Acılığı hissetti içinde, yanmayı; yakılmayı düşledi ertesinde, toprağın üzerine örtülmesinden, yavaşça çürüyecek olmasındansa, alevin maviliğinde parlamalı, erimeliydi. Tükeniş bir okyanusun derinliğinde olsa da, boğulmaktansa ateşlerin içerisinde olmayı yeğledi. Gözleri aradı neşteri, bulamıyorsa da nereye koyduğunu, aramak için onu üşendi. Bakındı etraflıca, ‘’Ay bu gece daha parlak,’’ diyerek kapattı perdeyi, pencerenin eşiğinden ise rüzgar fısıldıyordu adeta ve rahatsız ediyordu düşünceleri. Düşleri bir yandan, düşledi kadını o anda. Asma kilide takıldı gözleri, ‘’Garip şeyler oluyor,’’ diyerek kaldırdı bedenini, birkaç uğraş ile açmayı denedi. Luka yedide bahsedilirdi ve dirilmişti biri, Ra’d suresinde de anlatıyordu diyerek, kadının anahtarı nereye koyabileceğini düşündü sesli, bir sinir harbinin ötesinde, kadının bu denli grift olmasınaydı sözleri. Özveri, özünde sahip olduğu bir nitelik değildi, kaçışların ve tembelliğin izlerini taşırdı adamın zihni. Gizli de değildi; kırmızı odanın içerisinde yer alan ilahi gücü hissetmişti. Bir yaşamı ellerinde tutuyor olmak, önce Tanrı’yı yaratmak ve ardında yok etmek hepsini. Göz kapağının üzerinden beyne ulaşarak, söküp çıkarmak ilahi kudreti, fikirleri ve kimliği. Limbik lobun içerisinde yer alan tüm o zayıflığı köreltmek ertesi. Bu yüzden açılmalıydı o kapı ve bu sebeple bulmalıydı anahtarı. İlk doğduğu gece canlanırken zihninde, asla vazgeçmemeli, bırakmamalıydı doğuşları.
Şahit olmuştu; bir Ekim gecesinde ıssızdı sokağı, yanmıyordu lambaları ve ıslaktı kaldırımları. Siyah puantiyeli eteğin üzerinden, tunik bir gömlek salınıyordu adamın. Kaçınıyordu sorulardan; yanında otuzlarında bir genç, gecelerin ne denli korkutucu olduğundan bahsediyordu ona. O sıra, evin hemen sokağın sonunda olduğunu belirtmiş ve bir kahve eşlik edebilir demişti akşama. Üç ya da dört damlaydı fincanda; en geç beş dakika içerisinde gencin gözleri derin bir uykyuya dalacak ve açılmayacaktı bir daha.
Kırmızı oda; birkaç metrekare içerisine sığdırılmış dünyalar, fotoğralar ve anılar. Fırınlanmış gürgen ağacı ve pas tutmayan krom, çelik ayakları. Tahtanın üzerine yatırılmış bir beden ve öncesinde dizlerinden kopartılmış uzuvları. Solunda odanın duvarında, lekeleri kanların, sağında yaşamın kıyısında, şapeli Dali’nin ve ayini sonbaharın. Son akşam yemeği Salvador’da ve Washington sanat galerisinde sergilenen bir tablodandı aktarım. Sapma noktasının çok uzağında bisturi parçaları ve lobotomi için gerekli bir çekiç ve buz kıracağı. Hazırdı, adam gecenin o dehşet verici saatlerine ulaşmadan, ‘’Fulton haklı, saflaştırmalıyım insanı,’’ diyerek gencin şakağından, uzandı odalarına aklının. Bir hastalıktı her birinde, yayılıyordu; zihnin en köhne yerlerine gizlenerek, kirletiyordu fikirleri, bir Pazar ayininde görülüyordu. Nefret örtüyordu üzerini; bir kadını seviyorsa da kadın, hastalıktı yalnız, bir rahibi öldürüyorsa da adam, çıkarıp, kopartılmalıydı bu lanet ansız. Dahası vardı; bir korkuysa şeytani her bedenden, bir sevgiyse haddinden fazla gösterilen, yok edilmeli, alınmalıydı zihnimizden. Freeman gibi, önce göz yuvasından girmeliydi buz kıracağı içeriği, ardında beynin ön lobundaki korteksin kesilmesi gerekirdi. Arınmaktı geçmişten ve kurtulmaktı bir hastalık olarak adlandırılan her etkiden. O esnada tepkiden müzdaripti genç beden, lokal anestezi dahi uygulanmamış, antipsikotik bir ilaçtan dahi alınmamıştı yardım. İlk gecesiydi adamın, dikkatsiz ve dağınıktı sanrısı. Tanı koymuş olsa da insanlığa, tartamamıştı ne noktaya kadar gideceğini ve nerede durması gerektiğini bilmiyor gibi davranmıştı ertesi, bu yüzden küçük kırmızı odanın, Keller projesini yaşatmak için, ufak, sanayi tipi bir fırını vardı. Odanın kapısı aralandığında, tam olarak karşında yer almakta, kapağını açabilmek için ise, biraz eğilmeliydi bir yanı. Heimolen kadar olmasa da ocağı, Gent’in çok uzaklarında yaşamı sonlandıran bir başka mimariydi yapısı. Parçalamalıydı; başarsızlığın ardında önce ayaklar, ardında kollar yakılmalı, yanmakta olan uzuvların turuncuya dönerek harlamasını izlemeliydi bakışları. İlk kez uyanmıyordu biri ve arınması için tamamen kül olmalı diye düşünürdü adamın zihni. Belki küllerinden doğacak bir Anka, ya da Aralık’ta tekrar dirilecek olan bir Mesih düşüncesiydi hata. Hala günahlarından kopartmak için uğraşıyor olsa da her birini, ellerindeki kanın kokusu çıkmıyordu asla ve unutamıyordu o geceyi. Başarısız bir lobotomi ardında, anatomiyi de incelemek istemiş ve yanlışlıkla kan banyosuna çevirmişti evi. Farklı bir hazzın üzerinde oluşturduğu hissi, erişilmesi güç bir zevkin doruklarını yaşar gibi dillendirmiş ve kalbin tadının nasıl olduğunu dahi merak etmişti. Dahmer tadın fleminyonu andırdığını söylemiş olsa da, Sagawa tatsız ve tuzsuz olduğundan yakınmıştı zamanında, Nelson gibi barbekü sosuna ihtiyacı olabileceğini dahi düşünmüştü adam. Kırmızı odada tanrıyı oynuyor olsa da, şeytanı hiç getirmemişti aklına; hiçliği bu denli enjekte etmeye çalışırken kurbanlarına, bir amacı vardı, bir doğum için birilerinin son verilmeliydi yaşamına. Bulmalıydı anahtarı, yoksa yozlanmış bir topluma gösteremeyecekti ışığı, kırmızıydı.
Kızıla çalan, tarif edilemeyen bir rengin yoğunluğuydu aksanı; dönüyordu çarkları, yeni bir ruhun daha kurtarılması gerekiyordu odada, kadının saklamış olduğu anahtardı cenneti dünyaya getirecek olan. Adamın ak düşmüş sakallarından dökülüyordu çavdar, bir iki damla, şişede durduğu gibi durmuyordu asla. Koridora çıkacak ve merdivenlerin hemen yanında bulunan yangın dolabındaki baltayı alacak ve biraz gürültü olmasına izin verecekti ardında. Odanın kapısına vurduğu her darbe ile kutsal bir gücün içine dolduğunu hissedecek ve uzanacaktı bir meleğin kanatlarına. Durmadı adam, defalarca yükseldi göğe balta ve bir hışımla saplandı kapıya, parçalara ayırdı. Göz bebeklerinde büyüyen delilik, aklını kaçırmış bir insanın bakışlarından çok daha fazlasıydı. Tanrısıydı bu küçük dünyanın; gecenin karanlığına, odanın ardına araladı kapıyı ve içeri girdi sanrıları.
Güneş doğdu batıdan o esnada, ardından koridora uzanan kapı açıldı kadın tarafından. Zeminde kırık cam parçaları ve yanı sıra halının üzerinde boş bir viski şişesi, mutfağın yanına bırakılmış kavanozlar ve içinde bilyeye benzer yansımalar. Sonuna kadar açıktı oda, kilidi ile beraber duruyordu halıda. Bir hışımla koşuyordu cama, perdeyi açıyordu sonuna kadar. Biraz daha aydınlık, soluyabileceği kadar temiz bir hava yoktu bakıldığında, nefesi dahi kokuyordu odanın. Çürüdüğünü hissediyordu kadının bir yanı, bir tarafı hala orada, ürkek bakışlar ile yaklaşıyordu odaya. Dün gece gördüğü başka bir kabus geliyordu aklına, başka bir yaratık peşini bırakmayan. Bir polaroid makina ardında, çekilmiş fotoğraflardı duvarda asılı duran.
Gözlerini açıyordu henüz sabah olmadan; tıpkı bugününde var olduğu gibi, gecesinde de kırık kapı, elinde bir balta, ancak çalışmıyordu yangın alarmı. Kasap tahtasının üzerinde durmakta olan bir uzvuydu insanın, yarımay şeklindeki lunuvalar kazınmış ve uca doğru kıvrımlar oluşturmuştu kanca tırnağı. Gürgene kapaklanmış şekilde duran elin, eskikti bir kaç parmağı. Çokça zamanını almamıştı kesilmiş ve köşeye atılmış diğer parçaları bulması. Fotoğraflara bakmıştı sonrasında, nedense pek şaşırmış gibi görünmüyordu rüyada. Bir çok erkek bedeni vardı tonlamada, kimi siyah, kimi beyazdı ışığın yoğunluğunda. Yüzleri olmadığı için çıkaramamıştı hiçbirini, hayal dahi edememişti kimliklerini. Salvador Dali’nin tablosuna baktıkça asılı karelerin üzerinde, mandalların daha sanatsal bir görsel oluşturduğunu düşünmüş, küçüklüğünde de yaptığı gibi, parmaklarının üzerine yerleştirmişti herbirini. Bir kukla sanatçısını andırırcasına oynatıyordu eklemlerini, gezindiriyordu odada. Koparılmış ele dokunduğunda ise teni, kendisini, sağındaki fırının sıcaklığına kaptırmıştı bakışları. Bir anne yüreği gibi, ısıtmıştı benliğini, sanki arkasında yükselen bir opera, salınmasını, dans etmesini istemişti. Süzülmesini; bir sonbahar yaprağı gibi ayrılmasını dallarından, sürüklenmesini rüzgarla. Bir önceki gecede gördüğü o kabusa karşın, mutlu bir tablonun içerisinde yer alıyor, sanki mutluluktan yerden kesiliyordu ayakları ardında. Ancak kısa sürmüştü bu furya; ‘’Hatırla,’’ diye yükselen bir ses duymuştu kabusta, arkasında, daha öncesinde olduğu gibi kanların arasından yükseliyordu bir adam. Tekrarlıyordu uğultuyu, ‘’Hatırla,’’ dedikçe vuruyordu duvarlara, savruluyordu kırmızı odanın dar ağacında. ‘’Ra’d, beni serbest bırak!’’
Tekrar irkilmesine sebep oldu bu yafta, rüyayı atarak aklından, yavaşça yakınlaşmasını sürdürdü odaya. Birkaç anı karışıyordu, karşılaşıyordu bir kaldırımın diğer ucunda, kararsız, kararlı bir tutum eşliğinde ilerliyordu oraya. Adımları eşiğine geldiğinde kapının, duraksamıştı kadın; bir bilinmezliğin içine dalmak, karanlığın koynuna sarılmak gibiydi her atım. Fotoğraf karelerinde yer alan cesetler, neredeydi şimdi? Yoksa bu ufak çaplı krematoryumun içerisinde mi erimişti, küllere mi dönüşmüştü her biri? Kök hücreleri alınarak o kimselerin, tekrar vücuda enjekte etmenin ardında yer alan, başarısız bir diriltme girişimi miydi yoksa kefensiz alevlendirilmesi? Yanıt bulamıyordu, belki kaçındığı, asla görmek istemediği kimliklerden, sahte anılar oluşturuyordu. Tanrı’yı oynamak, onu bir oyuncağa dönüştürüyor, El Hazret’in çıldırmasındaki gibi, bir başka dünya ile iletişim kurduğunu düşündürüyordu. Bir yanımsama doğrultuyordu belini, Nostradamus, ‘’Su hareketleniyor, limbe eteğinden ayağa, büyük bir korku, içten bir ses, farklı bir titreme, ilahi ışık, kutsal haber artık yanımda,’’ diye söylenirken harlıyordu bir anda alev fırında. Sonuna kadar açık perdeler kapanıyordu o anda, bir güç itiyordu kadını odanın karanlığına. O kırık, paramparça kapı, nasıl olduysa, bedenin içeri girmesiyle kapanıyordu arkasından. İlk gecesindeki gibi, o loş kırmızının içindeydi şimdi; bilmediği bir dildi kulaklarında, mandallar ile asılmış fotoğralar düşüyordu ayaklarına. Her birinin arkasında ibranice yazılar vardı baktığında, ‘’Hayom, etmol,’’ gözlerine çarpandı, dün aslında bugün ve birdi Tanrı’nın evi; kitapları, herbiri onun eseriydi yalnız. Çınlıyordu kulaklarında çığlıklar, ‘’Kama zman ata nish’ar?’’ ve yanıt veriyordu kadın uğultuya: ‘’Çok kalmayacağım,’’ diyordu o esnada. Deprem oluyorcasına sarsılıyordu bedeni, kırmızı odanın duvarlarından çıkmaya çalışıyordu ölülülerin neferi, tırnak gıcırtıları duyuluyordu, sanki duvarın içerisinde yaşıyordu herbiri. Tüm o korkunç anılar sarıyordu çevresini; bir otel odasında ölü bulunan büyük eniştesi ve masasında açık kalmış yeni ahit, kanonik incili Luka, yedinci parafın ışığında, öldüğünde geri gelmeyen bir başka yaşam. Kadının zihnindeydi onlar, tüm ölülerin onunla yaşadığını düşündürüyordu aklına, türlü oyunlar oynuyordu şeytan ve sarılmasını sağlıyordu aldanmaya. Bir ses duyuyordu kapının ardından, biri, sanki birileri zorluyordu açmaya. Tiz bir adam sesi, ‘’Nereye saklamış olabilir anahtarı?’’ diye inletiyordu içeri. Geriye çekildi, kendi omuzları düştü üzerine, sarıldı kendisine kadın, kapadı gözlerini sessizce.
Gecenin karanlığına, odanın ardına aralandı kapı, bir sanrı, henüz teşhis koyulmamış bir vakada yer aldı adamın adı; kadına baktı, kadınsa ona.
Adam kanlar içerisindeyken akşamında, göz bebekleri dokundu yalnızlığa. Her birimizin içinde vardı yaşattığı bir başka, bir biz daha. Kadına baktı, kadınınsa kapandı gözleri ardında.
submitted by ArsenicW to okuryazar [link] [comments]


2020.10.01 01:02 karanotlar Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.29 18:07 yuzenpipi KIRMIZI ODA İNCELEME. BOL BOL SPOI VAR ONA GÖRE OKUYUN

NOT : Ben yuzenpipi ve öncelikle yazıya başlamadan belirtmeliyim ki ben bir film/dizi yorumlayıcısı/analizcisi değilim ve yazdığım yazıda farketmeden spoi vermiş olabilirim ondan dolayı bunu göze alarak okuyunuz.
Yazıma başlamadan önce Türk dizi kültürüne ufak bir eleştiriyle başlayacağım.
Biliyorsunuz ki Türk dizi sektörü (şahsen ben izlemiyordum ama illaki denk geldim) iğrenç komedi içerikleri barındıran prodüksiyondan yoksun sanki 5. sınıfa giden bir çocuğun yazdığı senaryo ve metinden ilerleyen garip bir kazanç sektörüne dönüştü. Zengin çocuk ve muhafazakar aile / aptal aşiretler ve yasak aşk temalarından öte gidemiyor çok uzun süredir ha bi de MAFYA dizisi diye hitap ettikleri 3 5 yaşındaki çocukların izleyip izleyip psikolojisini bozan aptal dizileri de atlamazsak olmaz. Şu anki dizilerde gözlemlediğim ve reklamlarında olsun denk geldiğim ya da sosyal medyada bile alay konusu olan içeriklerinden bahsedecek olursak: Aile içi şiddet genelde çocuğa karşı ya da kadına karşı olarak işleniyor. Yasak aşk ve muhtemelen bunun da bir meyvesi. Sürekli silah çatışmaları aralıksız insan ölümleri. Bu tip olaylarda %99 ihtimalle polisin ve diğer kolluk kuvvetlerinin sessiz kalması (arka sokaklar felan izlemiyorsanız böyle oluyor genelde). Çok zengin bir çocuk ve muhtemelen çocuğun aşık olduğu güzel ama fakirlikten ağzı kokan bir kız aşkı (kızın %75 ihtimalle annesi ölmüş ve aptal bir babası/abisi var asla medeni insanlar olmuyorlar). Kendilerini "komik" sıfatına sokan iğrenç bel altı ve asla bırak yüz güldürmeyi bu ne amk dediğiniz espiriler. He bi de sanki mermi hilesi yazmışcasına asla bitmeyen şarjörler de işin içine girdiğinde ortaya Türk dizi kültürü çıkıyor. He bi de uzun bakışmalar "hint filmi" diye hitap ettiğimiz kültür bizim sinema sektörümüze de uğramış bulunmakta. Ben pek dizi izleyen birisi değilim hatta neredeyse izlemem hiç vaktim olmuyor pek ama arada ufak kaçamaklar yapıyorum. Bu arada daha demin değindiğim ve "vakit kaybı" diye hitap ettiğim dizilere asla vakit ayırmıyorum izleyenlerden duyduğum bilgiler ve 1 2 fragman izleyerek bazısının da özetini ne anlatmak istediğini okuyarak bu bilgilere vardım. Bana göre iğrenç sadece kar amacı güden ve prodüksiyondan uzak sıkıcı iğrenç dialoglarla dolu olan en ufak bir merak uyandırmayan ve bırakın 1 dakika sonrayı dizinin finalini tahmin edebileceğiniz basit hiçbirşeye benzemeyen bazı insanların deyimiyle "toplum ahlakını kötü etkileyen" sığ ve niteliksiz dizilerle dolu Türk televizyon ekranı. Unutmayın ben bir dizi analizcisi değilim sadece kendi yorumlarım bunlar yanlışı doğrusu olabilir hatta size göre tamamen yanlış olabilir bu benim kişisel düşüncem.
NOT 2 : Öncelikle dizinin şu an yayınlanmış 4 bölümü var ve bu bölümlerin tamamını izlediğimi belirtmem lazım. Ve toplamda 5 fragmanı var. Bildiğim kadarıyla TV8'de yayınlanıyor ama youtubeden izlemek daha iyi geliyor. Araya reklamlar girmiyor ve tuvalet çay doldurma su alma gibi molalar verebiliyorum durdurma imkanım var kısaca.
Şimdi yazıya geçelim,
Öncelikle sürekli Netflix'ten dizi izleyen isnanlar için "Kırmızı Oda" dizisinin bir bölümü nerdeyse içeriği sığ, eşcinsellik, black lives matter, ve bilimum herkesin bildiği sığ toplumsal mesajlarla dolu olan ve kötü oyunculukların master yaptığu bir Netflix dizisinin neredeyse bir sezonu uzunluğunda. Çoğu netflix dizisinin kötü oyunculuklarla dolu olması sürekli bir çok cinsiyet ya da eşcinsellik gibi temalarla dolu olmasına anlam veremediğim gibi hoşuma da gitmiyor. İzlediğim en ufak bir Netflix dizisi ya da filminde bile bir eşcinsel karakter görüyorum ya da sex içerikli oluyor. Komiklikten en ufak pay almamış sığ bir mizah anlayışıyla dolu olduklarını söylemezsem olmaz. Bu yüzden animasyon diye hitap ettiğim ve "rick and morty" gibi biraz daha adult kaçan dizileri filmleri izlemeyi seviyorum. Sebebi de çok bariz yukarıda ve aşağıda da defalarca kez belirttiğim oyunculuk hataları. İzlediğim animasyon dizi/film'lerinde neredeyse hiç kötü seslendirme ile karşılaşmadım ve keyif alarak izledim. Bilgisayar ortamında oluşturulan karakterlede olabilecek az kusur vardı ve bunları daha rahat kabullediğimden izleme açısından keyif alıyorum. Ama insanların oynadığı düşük bütçeli ergen dizileri de midemin içindekilerinin ekrana çıkmasını sağlıyor. Her dizi filmde sex ve eşcinsellik olmasın lütfen ben bazen "saf komedi" veya saf aksiyon ("bulletrain") olsun istiyorum ama kıçından başından biyerlerden 2 erkeği ya da 2 kadını bir şekilde seviştiriyorlar anlamıyorum bu politikayı. Her neyse artık yazımıza geçelim.
NOT 3 : Biliyorum hala diziyi anlatmaya bile geçemedim ama bana şu şekilde yaklaşmayın. Sen de hiçbir şeyi beğenmiyorsun diyeceksiniz. Herkesin kriterleri vardır ve ben biraz daha katı davranıyorum çoğu zaman acımasız davrandığım da söylenebilir. "Kırmızı Oda" dizisi çok mu iyi derseniz hayır değil ama son dönemde bırakın TV'yi diğer platformlarda bile karşılaştığım çoğu diziye açık ara fark atarak galip geleceğini söylemem gerekiyor. Oyunculuk kusurları benim gözüme çok batar ve bundan dolayı onlarca diziyi 1 2 bölüm izledikten sonra kenara bırakırım. Yine "bağzı" arkadaşlar diyebilir ki "çık sen oyna o zaman amk" ben kendi oyunculuğum hakkında bişey demedim. "Kötü" diye hitap ettiğim oyuncuların o rolü benden bin kat daha iyi oynadıklarına ve oynayacaklarına eminim. Ama vakit ve çoğu zaman para ayırdığınız bu tip şeylerin iyi olmasını olabilecek en üstün başarıyı görmek istersiniz. Ben de öyle birisiyim ve bir tık da bu konuda katı olduğumu söyleyebilirim. Yine diyeceksiniz ki "Kırmızı Oda" dizisinde hiç mi kötü oyunculuk yok? Şunu diyeceğim ki ben şu güne kadar izlediğim hiç bir filmde dizide kusursuz oyunculukla dolu bir yapıt görmedim ama bazı film dizilerde bunlar çok göze çarpmaz bazısındaysa gözleri kör eder yanakları al al yapar "bu ne ya?" dersiniz.
Bu bir "Kırmızı Oda" dizisi övme yazısı değildir
Ana oyuncular :
Binnur Kaya - Doktor Hanım Tülin Özen - Doktor Piraye Burak Sevinç - Doktor Deniz Meriç Aral - Doktor Ayşe Halit Özgür Sarı - Klinik Müdürü Murat
Yardımcı oyuncular :
Gülçin Kültür Şahin - Sekreter Tuna Sezin Bozacı - Kafe Görevlisi Aynur Baran Can Eraslan - Çaycı Hüseyin
(Burda da çaycı Hüseyin olması başta biraz komik gelmişti ama güzel rol yapan bir kişiyiyi seçmişler)
Konuk oyuncular (Psikolojik rahatsızlıkları olan insanları canlandıran oyuncular)
Emre Kınay (5-) Hakan Meriçliler (5-) Melisa Sözen - Alya (2-) Evrim Alasya - Meliha (1-) Salih Bademci - Mehmet (1-4) Hande Doğandemir - Nesrin (1-4)
NOT: Yanlarındaki sayılar hangi bölümler arasında oldukları ya da hangi bölümlerde oynayacakları anlamlarına geliyor
  1. NOT : İzlemeyi düşünenler ya da izleyenler için Salih Bademci ve Hande Doğandemir yani Mehmet ve Nesrin ismindeki oyuncuların 4. bölümden sonra var olacaklarından emin değilim ama galiba onların işleri bitti.
Oyuncu incelemesi:
Normalde ana oyunculardan başlanır ama benim başra Alya (Melisa Sözen) oyuncusuyla başlamak istiyorum çünkü mükemmel oynamış rolünü. Bağzı yerlerde (spoi geliyor) ruh hastalığını "Batman Dark Knight" filmindeki "Joker" (Heath Ledger)'den bile daha iyi oynadığını düşünmeye başladım. Duygu değişimlerini çok iyi yakalıyor bakışları hareketleri mükemmel oynamış. Umarım gelecekte de rol alacağı film/dizilerde de bu başarıyı elde eder. Gerçekten tebrik ediyorum kendisini.
Baş psikoloğumuz herkesin "Doktor hanım", "Doktorum" (Binnur Kaya) diye hitap ettiği oyuncumuz. İsminden tam emin değilim duyduğumu da hatırlamıyorum internetten baktım orda da doktor hanım yazıyor. Her neyse izlemek isterseniz ismi geçiyorsa öğrenirsiniz ismi o kadar da önemli değil. Binnur Kaya bir çok film/dizide oynadığımız çoğumuzun komedi dalında tanıdığı bir isim. Oyunculuğu ile dikkat çeken ve kaliteli işler başaran bir kişi umarım başarılarını devam ettirir. Dizide aşırı akıcı konuşmasıyla ve iç sesinin de kimi zaman devreye girmesiyle birlikte gayet kaliteli bir oyunculuk yakalamış. Diksiyonuyla ve değindiği konularla bazen "Lan bu kadın acaba gerçek hayatta da mı bir psikolog" diyebileceğiniz bir isim. Gayet şık kıyafetler de giyindirerek ve müthiş bir çalışma ortamıyla da desteklendirilerek çok kaliteli yaptığı "Psikolog" rolünü de yapımcı ekip çok iyi pekiştirmiş. Dizide her doktor farklı alanla ilgileniyor. Doktor hanım ya da gerçek ismiyle Binnur Kaya daha çok yetişkin insanlarla ilgileniyor.
Doktor Deniz diye hitap edilen Burak Sevinç adlı oyuncunun canlandırdığı psikolog "çocuk psikoloğu" diye de anılan bölümde hizmet veren kişiyi canlandırıyor. Şu an 4 bölüm yayınlandığı için bu bölümlerde pek gözükmese de sadece 1 hastayla olan konuşmasını ve yaşanan olayları görebildik 4. bölümde. Gayet kaliteli bir oyunculuk yapmasının yanında elleriyle de yaptığı tahtadan maket figürlerle de öne çıkarılmış bir karakter. Şık giyindiği ve mimiklerini iyi kullandığı için puanım Burağa 10 üzerinden 8. 2 puan nerden kırdın diye sorarsanız adamı dizide görmediğim için. Ama konuştuğu yerlerde de gayet iyi oynadığını söyleyebilirim.
Diğer doktorlar hakkında yorum yapamayacağım dizinin daha başlarında olunduğundan çok az konuşmaları var ama gayet iyi oynadıkları aşikar.
Gelelim yardımcı oyuncuları eleştirmeye,
Herkesin "Sekreter Tuna" diye seslendiği Gülçin Kültür Şahin'in rolü üstlendiği ve kliniğin sekreteri olan kişi. Çok baskın bir karakter olmamasına karşın eğlenceli dizinin depresif havasını az da olsa kıran ve "Doktor Hanım" kişisinin de önceden yakın arkadaşı diye belirtilen oyuncu. Sık sık odalara kahve götürmesi ve gelen hastalarla yukarı çıkıp kayıt döküm defterine yazı yazarken olan sahneler dışında görülmeyen bir karakter.
"Kafe görevlisi Aynur" rolünü canlandıran Sezin Bozacı, pek değil neredeyse hiç baskın olmayan bir karakter. Kafe görevlisi rolünden de anlayacağınız üzere kliniğin kafesinde çalışan kişi rolünü üstlenmiş durumda dizi başından beri 2 3 dk ekrana yansıtıldığını düşünüyorum ve bu karakteri atlıyorum.
"Çaycı Hüseyin" rolüyle ekrana gelen Baran Can Eraslan. Bildiğimiz Çaycı Hüseyin değil. Kekeme bir çocuk. Çay kahve felan yapıyor işte bi extrası yok. İyi oynamış rolünü ama birisinin çocuğa kekeme konuşmanın sadece takılarak ve kelimelerin baş harflerini uzatarak olmadığını söylemesi lazım.
Şimdi konuk oyunculara gelelim,
NOT : BURADA SPOİ OLABİLİR ONDAN DOLAYI BURAYI OKUMADAN GEÇMENİZİ TAVSİYE EDERİM. BEN YİNE DE SPOİ OLAN KISIMLARA SPOİ GELİYOR YAZACAĞIM.
NOT 2 : KARAKTERLERİ ANLAMAK İSTİYORSANIZ DA OKUYUN
Emre Kınay ve Hakan Meriçliler kişileri daha sadece fragmanda gösterildiğinden bunların rollerini bilmiyorum.
Melisa Sözen'in canlandırdığı "Alya" karakteri. Kısaca bahsetmek gerekirse,
(SPOİ VAR ATLA BURAYI)
Çok zeki bir kız, okuduğu bölümü 1.likle bitiren hali vakti gayet yerinde olan ailesinden sevgi görmemiş annesi ve babasını 3 4 sene önce kaybetmiş bir kız. Küçükken büyüdüğü "köşk" te dışlandığından psikolojik sorunları var. Aynalardan nefret ediyor ve dokunsanız ağlayacak gibi. Çocukken görmediği sevgi onu kitap okumaya itmiş ve konuşma problemi var akıcı konuşamıyor ve 4 yaşındaki kız çocuğundan farksız. Çok zengin olmasına rağmen bir evsiz gibi giyiniyor çocukluğunda takılı kalmış bir kişilik bozukluğu var.
(SPOİ BİTTİ)
Akıl hastası gibi davrandığı yerlerde gerçekten kaliteli bir oyunculuk gösterdiğini söylemeliyim. Yukarıda spoi diye belirttiğim kısmı 4. bölümün ilk yarısında öğreniyorsunuz.
"Meliha" isimli karakterin canlandırılmasında rol alan Evrim Alasya. Kadın rolünü gayet layığıyla yapan çok sıkıntı çekmesine rağmen zorluklara hala göğüs geren "Güçlü Kadın" tabirine tam olarak uyan kişi rolünü çok iyi oynamış. (Saçlarını da kısa kestirmiş gerçek bir güçlü kadın işte)
(SPOI ALERT)
Öncelikle dizinin kötü bulduğum yönünde de belirteceğim gibi Meliha karakterinin hikayesi aşırı abartılmış. 5. boyut filmine dönen hikayesinde aşırı derecede hüzün ve acı geçiyor. Kısaca özetlemek gerekirse babası annesini zamanında bir pavyondan ya da genelevden kaçırıyor babası ve annesi birbirlerine aşırı aşık olmalarına karşın 6 tane de çocuk yapıyorlar. İşin özeti meliha 6 kardeş büyüyorlar. Ama annesi ve babası birbirleri dışında kimseyle ilgilenmediği için bu çocuklar kendi başlarına düşe kalka büyüyorlar. Melihanın annesinin Pavyondan ya da Genelevden gelmesinden dolayı peşinden adamların gelme ihtimaline karşın dağın başında bir yere yerleşiyorlar babası ve annesi önceden. Gün geliyor ve pavyon /genelev sahipleri gelip bunların babalarını vuruyor ve en büyük kız kardeşi alıp götürüyorlar. Daha sonra polisler getiriyor kızı ama 5 gün boyunca 15 16 yaşındaki kıza tecavüz ediyorlar dizi gereği (böyle bir sahne yok tabii ki de) her neyse gel zaman git zaman yine anne aklını kaçırıyor felan derken geçinmek için yine anne orospu oluyor köyün erkekleriyle para karşılığı yatıyor. Anne aklını aşırı kaçırdığından olsa gerek gün geliyor yatağa düşüyor ve ölüyor. 2 erkek 4 kız kardeş ortada kalıyorlar. Anneyi de gömecek kimse olmadığından anneyi bu 6 kardeş en büyüğü tahminimce 16 17 yaşlarında en küçüğü de 3 yaşlarında olmak üzere. Bu arada en büyüğün bi küçüğü de 9 10 yaşlarında falan. Bi gariplil var orada. Neyse kardeşler alıyorlar kazmayı küreği anneyi gömüyorlar. Daha sonra büyük kız İstanbul'a kaçmak için ailecek, köyün erkekleriyle para karşılığı yatmaya başlıyor. Günler geçiyor para birikiyor derken İstanbul yolculuğu gerçekleşiyor. Büyük kız geneleve işe giriyor küçükleri de bir eve yerleştiriyor. Meliha dediğimiz kişi de genelevde çalışan kişinin bir ufağı. Meliha artık evin annesi rolünü üstleniyor 11 12 yaşındaki çocuk. Ablaları bunlara para yolluyor öyle hayatta kalıyorlar 3 5 yaşlarındaki ufak erkek çocukları marangoza işe giriyor o şekilde çocukluklarını geçiriyorlar. Gün geliyor ablalarını aradıklarında ablalarının 7 yerinden bıçaklandığını ve bu şekilde öldüğünü öğreniyorlar. Herkes perişan felan derken çocuklar çalışmaya başlıyor. Kızlar terzide oğlanlar da marangozda. Bu şekilde geçim sağlanıyor. Sonra herkes evleniyor derken meliha ev sahibiyle mecburi bir evlilik yapıyor. Adam Meliha'yı sürekli dövüyor derken 2 tane çocuğu oluyor Meliha'nın. Daha sonra evde bir yangın çıkıyor Meliha'nın büyük çocuğu yangında hayatını kaybediyor. Meliha'nın bilinen hikayesi bu.
(SPOI ENDS)
Meliha kaliteli bir işlenmiş bir karakter ve çok derin bir karakter. Dizide en çok göreceğiniz kısım Meliha karakterinin olacak.
Salih Bademci ve Hande Doğandemir'in canlandırdığı "Mehmet ve Nesrin" çifti. Bu ikilinin 2 tane de çocukları var. İlginç bir aile zenginler ama sorunları var. Açıkcası özellikle Salih Bademci çok iyi bir oyunculuk sergilemiş çok beğendim.
(SPOI ALERT)
Şimdi başlayalım karakterleri özetlemeye. Nesrin kişisinin pek bir geçmişini göremediğimizden sadece şu anını anlatacağım. Mehmet aşırı kıskanç psikolojik sorunları olan herşeyi şiddetle kavgayla çözen birisi. Nesrin dayak yiyen eş ve çocuklar da şiddet görüyor. Nesrin psikoloğa ayrılmak istediğini söyleyerek gidiyor. Mehmet kadını senelerce dövmüş.
Mehmet'in hikayesi de şu şekilde, çocukluğunda sürekli babasından dayak yiyen bir çocuk. Tüm ailesinden özellikle de babasından sürekli şiddet gören neredeyse her gün dayak yiyen ve bilimum bir çok sebepten ötürü dayak yiyen bir çocuk. En çok dayak yeme nedeniyse cılız ve hasta olması. Çocukluğu tramvatik geçerken ailesi abisini seviyor abisini asla dövmüyor ama diğerleri sürekli Mehmet'e fiziksel ve psikolojik şiddet uyguluyor. Gün geliyor askere gidiyor ve askerde de ne bir ziyaret ediliyor ne bir mektup telefon derken Mehmet aşırı sinirli eve geliyor ve ortalığın tabiri caizde amına koyuyor. Ardından ailesi bunu sinirli halde görünce Mehmet'i adam yerine koyuyor ve mehmetin her konudaki çözüm yolu şiddet oluyor. Çocuğunu da cılız diye döven Mehmet'in hikayesi galiba 4. bölümde bitiyor.
(SPOI ENDS)
Kaliteli oyunculuklar çıkarmışlar oyuncu da işini layığıyla yapmış ben beğendim.
Oyunculardan bahsetme kısmı bitti şimdi biraz da teknik detaylara geçeyim.
Dizinin ana konusu psikolojik rahatsızlıkları olan insanların ve psikoloji danışmanlarının aralarında geçen muhabbeti anlatıyor desek doğru olur. Bölüm sürelerinin çok uzun olduğunu söylemek gerekiyor, oralama 150dk diyebiliriz. Ondan dolayı çayınızı kahvenizi çerezinizi ve peçetenizi alıp ekran başına geçin. Sulu gözlü ya da hassas kalpliler için pek tavsiye etmediğim bir dizi. Çünkü çoğu yerinde gözlerinizi doldurabilecek sahneler var ve bu sahneler esnasında çalan müzikler ve yapılan oyunculuklar tek kelime ile ifade edilirse "MUHTEŞEM" bir Türk dizisi beni bu kadar duygulandırıp gözlerimden yaş düşme eşiğine getirmemişti. Dizinin en çok sevdiğim yerlerinden birisi de 2 tane aptal insanın aşkından ve arasında geçen kimsenin ilgilenmediği ilişkilerinden daha ve umarım hiçbir zaman bahsetmiyor oluşu. Dizinin daha teknik detaylarını merak eden arkadaşlar için kısa özet şu şekilde olacaktır:
Tür : Dram Psikolojik
Uyarlama Madalyonun İçi –Gülseren Budayıcıoğlu
Senarist : Banu Kiremitçi Bozkurt
Yönetmen : Cem Karcı
Başrol : Binnur Kaya Tülin Özen Burak Sevinç Meriç Aral Halit Özgür Sarı
Besteci : Fırat Yükselir
NOT: Dizinin bir kitap uyarlaması olduğunu bilmeyen arkadaşlar da yukarıda belirttim hangi kitap olduğunu.
Şimdi bence dizinin "+" ve "-" yönlerini kısaca ele almalıyım ve yazımı bitirmeliyim.
NOT : Dizi daha 4 bölümlük olduğu için çok +'sı az -' si olacaktır. Sebebi gayet basit, seyirci toplamak için çok kaliteli iş çıkarmaya çalışacaklar diye düşünüyorum ama bu başarının da her daim sürmesini istiyorum.
Dizide 2 aptalın aşkı anlatılmıyor. Daha çok toplumsal olaylara değindiğinden yaş kısıtlamasının üzerindeki herkes izlemeli bence. Psikoloğundan kahvedeki amcasına kadar herkes için ders niteliği taşıyan bazı yerleri var anlayıp yakalamasını bilene. Dizi sade yapılmış sürekli saçma sapan mekanlarda geçmiyor 1 2 tane farklı mekan dışında neredeyse hep klinikte ve kişilerin anlattıkları olayların gerçekleştiği yerlerde geçiyor. Bu da akılda kalıcılığı arttırıp " bu kimdi şimdi " ya da " bura nere" sorularıyla karşılaştırmıyor. İşi uzatmıyor uzun uzadıya bakışma sahneleriyle dolu değil dizi. Her saniyesi dolu dolu geçiyor. Ben duygusal şeyler izlemeyi sevmem ama güzel duygulandırıyor insanı burasını da iyi buldum. Oyunculuklar çok güzel olmuş sırıtan kimseyi görmedim daha hatta bazı yerlerde çok çok üst düzey işler ortaya çıkarılmış. Bir Türk yapımından beklemediğim bir iş ortaya serilmiş. Prodüktörler de kaliteli işler çıkarmışlar geçişler eski dönemde yaşanan yerledeki kıyafetler dizaynlar felan ince düşünülmüş güzel eklenmiş şeyler olmuş hep bunu da beğendim.
Eksi yönlerine geçeyim.
Notta da belirttim daha 4 bölüm olduğundan çok fazla eksi yönü yok dizinin ama 1 2 noktası var sıkıntılı olan.
Bazı yerler aşırı abartılmış Özellikle Melihanın hayatı. 5 tane 10 yaşlarında çocuğa ev veriliyor okula gitmiyorlar falan çok abartı bir hikaye olmuş. Melihanın kaliteli bir rol yapmasına karşın sürekli "Doktorum" demesi beni ara ara irite etmedi değil. Aynı şekilde Alya'nın da hikayesi bi tık abartıydı bunu ama kişilerin üstün oyunculukları kapatıyor diyebilirim sıkıntıları. Onun dışında psikolog sarılmıyor abi sarılsan bazıları icin herşey düzelecek sarıl be ablam artık izlerken benim sarılasım geldi Alyaya neyse bunları da hoş karşılayıp incelememi bitiriyorum.
Dizinin ilk 4 bölümüne 9/10 veriyorum.
NOT: ARKADAŞLAR BEN BİR ELEŞTİRMEN DEĞİLİM ONA GÖRE ATIP TUTUN VE TÜRK DİZİLERİNE KIYASLA YAPTIM YORUMLARIMI
submitted by yuzenpipi to KGBTR [link] [comments]


2020.09.25 01:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13
https://preview.redd.it/0kz6c67ul6p51.jpg?width=794&format=pjpg&auto=webp&s=7bc8d92d8aca416f0fcc48b7e09ab2bf8319b28d

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.
“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.
“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”
Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.
Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!
Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.
Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.
Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir. Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.
Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır.
Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi. Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır.
Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.
Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir. Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır.
İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.
Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.
Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir. İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için – diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.
O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.
Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.
Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.
Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür: sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası.
Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.
Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.
Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.
Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.
Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.
Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.
Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür.
İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez. Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.
Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.
Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.
Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.
Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır. Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili, sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.
Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.
Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.
Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.
Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.
Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.
Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.
Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.
O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.
Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.
Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.
Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.
Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.
Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.
Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.
Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi) bırakıldığını biliyoruz. Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.
insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.
İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız.
Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar:
Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.
Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?
Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!
Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.
Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.
Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.
Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.
Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.
Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.
Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.
Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.
Sadece örnek, bunu başarabilir.
Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.
Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.
Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.
Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!
Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir.
Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.
Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal, pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez: hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.
Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5545
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.15 21:23 karanotlar İlkel Bir Toplumdan Uygarlık Dersi: Amişler

Günümüzde ABD denilince birçok insanın aklına, ileri teknolojiyi yaşamın her alanında kullanan, bireyci ve rekabete dayanan bir toplum yapısı gelir. Oysa nüfus bakımından dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan ABD’de, tek tip bir toplum yapısı bulunmamaktadır. Daha başka bir deyişle söylemek gerekirse bir ABD stereotipi yoktur. Tipik ABD’li imajına uyanlar ABD nüfusunun çoğunluğunu oluştursa da, bu imajın dışında kalan pek çok topluluk da ABD’de yaşamaktadır. Bu topluluklar içinde en dikkat çekicilerden birisi de, sanayi devriminden hemen önce Amerika’ya yerleşmeye başlayan ve inançları gereği o dönemim düşünce tarzını günümüzde de devam ettirdiğinden sanayi devriminin doğurduğu toplumsal yozlaşmanın etkilerinden uzak kalan Amişlerdir.
Amişlerin geçmişi 16. yüzyıl İsviçre’sine kadar uzanıyor. Dinde reformun tartışıldığı bu dönemde, başını gezici rahibi Menno Simons’un çektiği bir grup Hristiyan, çocukların doğar doğmaz takdis edilmesine karşı çıkıyor. Çünkü onlara göre Hristiyan bir anne-babadan doğmuş olsa bile bir çocuğun doğumda dinin gereklerini anlaması yani Hristiyan kabul edilebilmesi olanaksızdır. Bu yüzden bir insan ancak bilinçlenmiş kabul edileceği 18 yaşında kendi isteği ile takdis edilerek ya gerçek bir Hristiyan olabilir ya da inandığı başka bir dini kabul edebilir. Doğal olarak bu durum Katolik Kilisesi tarafından hiç hoş karşılanmıyor ve Mennocular adı verilen bu grup için bir insan avı başlatılıyor, yüzlerce Mennocu acımasızca öldürülüyor.
Mennocular daha sonra kendi aralarında bölünüyor ve Amişler, Mennocular ve Bretenler olarak üçe ayrılıyor. 18. yüzyılda baskılar artıp, yaşam daha da çekilmez hale gelince o dönemde insanlara dinsel özgürlük vaat eden yeni dünyaya yani ABD’ye yelken açıyorlar.
Günümüzde dünyanın birçok ülkesine dağılmış olarak yaşayan Mennocuların sayısı 1 milyonun üzerinde. Amişler ise çok az bir kısmı Kanada’da olmak üzere neredeyse tamamı ABD’de yaşıyor. ABD’deki nüfusları yaklaşık olarak 250.000 kadar. Yani sayıca oldukça az sayılırlar. En yoğun olarak bulundukları bölge ise Pennsylvania eyaletinin Lancaster kenti. Burada yoğunlaşmalarının nedeni ise ABD’ye ilk göç ettikleri tarihte Pensilvanya’nın efsanevi valisi William Penn’in onlara kucak açıp barınacak yer ve yaşamlarını kazanacak toprak vermesi.
Teknolojiyi Reddeden Topluluk
Amişler sayı olarak az demiştik ama Batı toplumlarında ender rastlanabilecek bir nüfus artış hızına sahipler. Elizabettown Üniversitesi’nden Amişler uzmanı Donald B. Kraybill’in araştırmasına göre Amiş toplumunun yıllık nüfus artık hızı %4 gibi çok yüksek bir düzeyde. Her Amiş ailesinin ortalama 5-6 civarında, bazılarında ise 15’e ulaşan çocuğu bulunuyor ve hesaplamalara göre 2025 yılı civarında nüfuslarını iki katına yani 500.000’e ulaşmış olacak. Kısacası böylesine yüksek bir nüfus artışı nedeniyle Amiş toplumunun nüfusu yaklaşık olarak her 20 yılda bir 2 katına çıkıyor.
Amişleri diğer topluluklardan ayıran en sıradışı özellikleri ise nüfus artış hızları değil elbette. Onları farklı kılan, ABD gibi ileri teknolojinin yaşamın tüm alanlarında egemen olduğu bir ülkede yaşamalarına karşın teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyor oluşları. İnsan ilişkilerini ve toplumu bozduğuna, gerçek bir Hristiyan’ın Hz. İsa dönemimdeki gibi yaşaması gerektiğine inandıkları için elektrik, telefon, otomobil, bilgisayar, internet gibi çoğumuz için vazgeçilmez sayılabilecek hiçbir teknolojik yeniliği kullanmıyorlar. Ulaşım gereksinimlerini otomobil yerine “buggie” adını verdikleri at arabaları, ışık gereksinimlerini güneşin doğuşu ve batışı arasındaki zamanı değerlendirerek, iletişim gereksinimlerini ise yüz yüze görüşerek karşılamak Amişlerin tipik yaşam tarzı.
Bu düzeni korumak ve çocuklarının erken yaşlarda dış dünyanın olumsuz etkilenmelerini önlemek için ise Amişler temel ilköğretimin ardından çocuklarını devlet okullarından alıp kendi kilise okullarında eğitiyorlar. Onlara göre ABD eğitim sistemi karşı çıktıkları bir rasyonaliteyi çocuklarına aşılamaya çalışıyor çünkü. Öğretmenleri ise yine bu okullardan mezun olmuş çoğu 17-18 yaşlarındaki bekar Amish kızları. Kendi toplumları dışındaki insanları “Englishman” olarak adlandırıp onlarla olan ilişkilerini mümkün olduğunca asgari düzeyde tutmaya çalışıyorlar. Hepsi çok iyi İngilizce bilmelerine karşın kendi aralarında kullandıkları dil Pensilvanya Almancası.
Amişler günümüzde de inançlarına son derece bağlı biçimde yaşıyorlar. Kendilerine özel bir kiliseleri var ve ibadetlerini toplu olarak bu kiliselerde yapıyorlar. Her Pazar ayininden sonra topluluktan bir üyenin evinde toplanıp birlikte yemek yiyorlar. Pazar ayini dışındaki tüm ibadetlerini de evlerinde yapıyorlar. Yaşamın her alanında da inançlarının emrettiği kurallara uymaya çalışıyorlar. Yazılı bir kuralları yok ama “Ordnung” adı verilen bir kurallar silsilesi var.
İnançlarına bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşın Amiş toplumu bağnazlıktan son derece uzak. Ne de olsa yeni dünyaya göç etmelerinin temel nedeni bağnazlığın geçmişte onlara yaşattığı acı. Öyle ki, 16 yaşına gelen çocuklarını dış dünyayı ve diğer yaşam tarzlarını tanımaları, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendilerinin belirlemesi ve özgür iradeleriyle bir sonuca ulaşmaları için tamamıyla serbest bırakıyorlar.
Her Amiş Kendi Yolunu Belirlemeli
Kullandıkları Pennsylvania Almancasında “dolaşmak” anlamına gelen “rumspringa” denilen bu dönemde gençler uyuşturucu, alkol, seks dahil istedikleri her şeyi serbestçe, sınırsızca deniyor ve yaşıyorlar. Sonra kendi tercihlerini yapıp isterlerse Amiş toplumuna geri dönüyorlar, isterlerse denedikleri bu yaşam tarzına uygun başka kentlere yerleşebiliyorlar. Geri dönenlerden ise, ki istatistikler gençlerin %93’ün geri dönmeyi tercih ettiklerini göstermektedir, Amiş toplumunun kurallarına uymaları bekleniyor.
Amiş toplumu, diğer Anabaptist topluluklar gibi, çoğu Hristiyan mezheplerin aksine doğar doğmaz vaftiz olayına karşı. Çünkü doğan her çocuğun masum olduğuna inanırlar. Kişi, yetişkin olduğunda ne zaman vaftiz olacağına kendisi karar verir. Ancak evlenmek isteyen her Amişin vaftiz olması zorunludur.
Günlük yaşam tarzları da oldukça sade sayılabilir. Örneğin kadınlar kesinlikle makyaj yapmıyor, mücevher takmıyor. Buna evlilik yüzükleri de dahil. Giydikleri uzun kollu ve tek parça etekler gösterişten uzak ve tek renk. Evlenene kadar başlarını siyah bir örtü ile kapatan kadınlar evlendikten sonra beyaz başörtüsü takmaya başlıyorlar. Erkekler de keza aynı şekilde sade giyiniyorlar: Sade renkli bir gömlek, yakasız bir pardösü ve bunları tamamlayan bir şapka. Evlendikten sonra ise sakal kesmeyi bırakırlar.
Amiş Toplumunda Evlilik
Evlilikler de yine Amiş toplumunun kendi içinde yapılıyor. 18 yaşını dolduran kızlar ile 20 yaşını tamamlayan erkekler eşlerini kendileri belirliyor ve ailelerinden izin alarak evleniyor. Yalnız burada da Ordnung kurallarına uymaları gerekiyor. Şöyle ki; bir Amiş ancak başka kendi cemaatinden ya da başka bir cemaat üyesi Amişle evlenebilir. Yabancı biriyle evlenmek kesinlikle yasak. Ayrıca ilk kuzenlerin evlilikleri de yasaktır, ikinci kuzen evlilikleri de sıcak karşılanmaz.
Evlenmeye karar veren Amiş gençleri rahibe veya rahip yardımcısına giderek o zamana kadar zina yapmadıklarını ve evliklerinin Ordnung kurallarına uygun olduğunu belirtirler. Eğer gençler evlilik öncesi seks yapmışlarsa ve bu durumu itiraf etme cesaretini gösterebilirlerse bazı değişiklikler olur. Gençler önce altı haftalık bir ceza ile önce günahlarının kefaretini öderler. Ve gelinin, normalde düğün sırasında giymesi gereken beyaz önlük ve göğüslüğü giymesine izin verilmez. Bir kadının düğünü sırasında giydiği beyaz önlük ve göğüslük öldüğünde de üzerinde olur. Dolayısıyla bir genç kız düğün gününde giydiği beyaz önlük ve göğüslüğün aynı zamanda kefeni olduğunu bilir. Bir tarım toplumu olmalarından dolayı da evliliklerin neredeyse tamamına yakını hasat mevsiminin sonunda yani sonbahar ya da kış aylarında gerçekleşir. Ve evlilikler ya Salı ya da Perşembe günü gerçekleşir.
Boşanma ya da doğum kontrol konusu da tıpkı Katoliklikte olduğu gibidir. Hiçbir gerekçe boşanma için yeterli bir neden değildir. Evlilikle başlayan bir birliktelik, ancak ölüm nedeniyle sona erebilir.
Amiş toplumunun temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Makineleşmeye geçmedikleri ve dolayısıyla daha yüksek maliyetli olduğu için ürettikleri tarımsal ve hayvanlar ürünler diğer üreticilerin ürünlerine göre daha pahalı. Fakat daha pahalı olmalarına karşın neredeyse yok satıyor. Çünkü teknolojinin neredeyse tüm nimetlerini reddeden Amişlerin ürettiklerinin gerçekten organik ve doğal ürünler olduğunu bütün tüketiciler biliyor ve özellikle tercih ediyorlar. Kriz dönemlerinde bile fiyatları yüksek olmasına rağmen Amiş ürünlerine yönelik talepte bir azalma olmaması tüketicilerin onlara duyduğu güvenin en bariz göstergesi. Amişlerin bir diğer bir geçim kaynağı ise marangozluk. Tamamen el emeği olan bu ürünler toptancılar tarafından anında kapışılıp piyasaya sunuluyor. Çünkü bir malı değerinden fazla paraya satmanın günah olduğuna inanan Amişler ürettiklerini maliyetinden çok az bir farkla veriyorlar.
Amişleri ABD’deki diğer topluluklardan farklı kılan bir diğer özellik de, ABD gibi vergi sisteminin son derece sıkı olduğu bir ülkede devlete tek kuruş vergi vermiyor olmaları. Gerçi hükümet birkaç kez vergi alma girişiminde bulunmuş ama kamuoyu baskısı nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmış. Vergi vermedikleri gibi herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna da bağlı değiller. Onlara göre en iyi sosyal güvenlik yöntemi, kendi toplumlarının kurmuş olduğu sosyal güvenlik sistemi ve aile kurumudur. Örneğin bir Amiş’in eve gereksinimi varsa hep birlikte karşılıksız imece usulü ona ev inşa ediyorlar. Genelde doktora gitmeyip doğal yöntemlerle tedavi oluyorlar ama gitmek zorunda kalanların tüm masraflarını da yine topluluk karşılıyor. Askere gitmedikleri gibi Amiş toplumu genelde sorunlarını kendi içlerinde hallediyor ve hiç bir suçu polise bildirmiyor.
Amişlerin toplumsal dayanışma anlayışını gösteren en güzel örneklerden biri belki de Amish Grace (Amiş Merhameti) adlı filme ve kitaba da konu olan yaşanmış katliamdır. Bu olayda Amiş toplumu dışından bir kişi, bilinmeyen bir nedenden bir Amiş okulunu basarak 5 küçük kız çocuğunu öldürür ve ardından intihar eder. Katliamın ardından bir araya gelen mağdur Amiş anneleri katliamı gerçekleştiren kişinin evini ziyaret ederek ailenin acısını paylaştıklarını ve yaşananların “sorunlarını çözmekte aciz kalmış bir Tanrı evladının talihsiz bir eylemi” olduğunu söylerler. Ayrıca katliamı gerçekleştiren kişinin ardında yetim bıraktığı çocukları için de bir yardım kampanyası başlatırlar.
Amişler belki de bu yüzden, bireysel kapitalizmin ve yozlaşmanın en vahşisinin yaşandığı ABD’nin en sıradışı toplumudur. Onlar her ne kadar teknolojiden uzak durup modern dünya için ilkel sayılabilecek bir yaşam tarzı benimsemiş olsalar da, çoğu uygar toplumlara ders verecek bir ahlak anlayışları vardır.
http://www.serenti.org/ilkel-bir-toplumdan-uygarlik-dersi-amisle
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.12 19:26 karanotlar Max Stirner'in “Saplantısı” Ludger Lütkehaus'un Tamyetkin Hiç'inde Stirner'in Yaratıcı Hiç'i H. İbrahim Türkdoğan

Max Stirner'in “Saplantısı” Ludger Lütkehaus'un Tamyetkin Hiç'inde Stirner'in Yaratıcı Hiç'i H. İbrahim Türkdoğan
https://preview.redd.it/06kx6mfjki451.jpg?width=960&format=pjpg&auto=webp&s=be7955a8cd79b101446f7823a8c3cc621e304f32
Karen Swassjan: “Artistik olmayan bir tarz, kaba, bazen coşkulu – neden olmasın; ama yine de keskin ve tutarlı, Hegel'in eski bir öğrencisine yakışır bu ayrıca. Stirner, iki bin beş yüz yıllık değerlerin görkemli sarayının taşlarını bazen bir köstebek gibi, bazen bir koç gibi, özensiz oluşundan ve estetik gösterişsizliğinden rahatsız bile olmadan teker teker param parça ediyor. Nihai amacı Nietzsche ile tamamen örtüşür; ama Nietzsche zarif aforistik kılıcını çekiç olarak kullandığını sanırken, Stirner'in elinde gerçek bir çekiç var. Nietzsche'nin eserinden son izlenim: Hiç üzerine kuru gürültü.” 1
Giriş
Varlık denilince, hemen ardından onu Hiç takip edecektir; düşünsel olarak ya da sözcüğe dönüşerek. Varlık ve Hiç sonsuza dek ayrılamayan tek çifttir. Ve bu çiftlerden biri “iyi” öteki “kötü”dür, her çiftte olduğu gibi. Varlık iyiliğin sembolü olarak kutsanırken, Hiç'e kötülüğün tüm özellikleri yüklenmiştir. Latince kökenli Hiç sözcüğü (“nihil”), iyi-kötü çatışmasında kısa sürede “nihilizm” (hiççilik) olarak dünya sahnesine çıkmayı başarmış ve insanlığı kökünden sarsmıştır.
Nihilizmle ilgili binlerce kitap mevcut, Batı felsefesinde önemli ama vahim bir yer alan bu konu her düşünürün ilgisi kapsamındadır. Kaçınılmaz bir zorunluluktur onunla ilgilenmek, kimileri için de içli-dışlı olmak. Yine de düşünsel ve psikolojik bir doyum bulmak neredeyse olanaksızdır bu konuda. Ancak Ludger Lütkehaus başyapıtında bambaşka bir yetiyle çıkar okurun karşısına; nihilizmin üstesinden gelme derdi yoktur onun, tersine, üstesinden gelmeye çalışanların felsefesini temel alarak kendi felsefesini yaratır: Nihilizmi tamamlamak; aşmak değil, (tam) yetkinleştirmek. Evet bu kitap tamamlanan nihilizmin düşünsel ve psikolojik hazzını sunar okura. Hiç'e bulaşmış hiçbir filozof, hiçbir düşünür ve şair gözardı edilmez bu eserde.
Adı: Hiç. İlk alt başlık: Varlık'a veda. İkinci alt başlık: Korkunun sonu. 766 sayfalık veda ve bu vedanın getirisi olan korkunun sonu. Demek ki: Vedanın sonu huzurdur. Doğrusu, bu sayfa sayısı çok değil, hatta az bile. Ama kitabın sonuna geldiğinizde, “tamamdır, noktayı koymuş yazar, dahası yok” dedirten bir eser. Ayrıca Lütkehaus'un Giordano Bruno, Schopenhauer, Nietzsche, Mauthner, G. Anders gibi önemli filozoflar üzerine değerli çalışmaları olan ve bu tür çalışmalarından dolayı çeşitli ödüller alan çok yönlü bir edebiyat bilimci ve filozof olduğunu vurgulamak istiyorum.
Metnimin adından anlaşılacağı gibi konumuz gereği yalnızca bir düşünürü ele alacağım bu kısa incelememde, tüm kitabı işlemek hem konumuzun kapsamını aşar hem de neredeyse olanaksız bir uğraş olur. Ayrıca Türkçesi olmayan bir kitap hakkında yazmak da ayrı bir sorun olurdu. Türkçe çevirisi olmadan yıllarca Stirner üzerine yaptığım Türkçe çalışmalarımdan biliyorum. Yine de Lütkehaus'un bir özkıyım felsefesi sunmadığını, tersine, yaşamın Hiçsel heyecanını tatmamızı ve tadarken ne kadar rahatlayacağımızı mizahi diliyle açıkladığını vurgulamak istiyorum.
Paradoks
“Biricik ve Mülkiyeti” (BvM, 1844) yayımlanır yayımlanmaz “Stirner'in saplantısı”ndan da söz edilmeye başlanır. Özellikle dönemin düşünürlerinden Franz Szeliga, Biricik’in “her yerde hayalet görme ilkesiyle karşılaştırılması halinde, tüm hayaletlerin hayaleti olduğunu” ileri sürmekle dikkat çekmişti. Stirner, Szeliga'ya gerekli yanıtı vermişti. (“Stirner'in Eleştirmenleri”, 1845). Lütkehaus'un iddiası ancak başka ve bana daha tutarlı, daha mantıklı geliyor.
Hiç'i düşünmek. Her sözcüğün bir içeriği olması gerektiğine göre Hiç'in de bir içeriği olmalıdır. Ancak Hiç nasıl düşünülebilir ki? Olmayan bir şeyi düşünmek neredeyse olanaksız. Bu kontekstte Tanrı kavramını da düşünebiliriz bir an. Olmayan bir şeyin kavramı: Tanrı. Ancak bu bir inanç. Dolayısıyla herkes her şey yükleyebilir Tanrı kavramına. Ancak Hiç kavramıyla böyle ilgilenemeyiz. Hiç, bir inanç kavramı değil, bir felsefe kavramıdır. (Fizikteki Hiç kavramını metin dışı dutuyorum). Böyle olunca da filozof, konuya başlar başlamaz temel bir sorunla yüzleşecektir. Ve içinden çıkamayacağını da bilir. Dolayısıyla her filozof kendi düşünsel ve psikolojik yapısına göre bir Hiç kavramı betimlemeye çalışır.
Stirner bir Hegel öğrencisi olup onun felsefesi üzerinden kendi felsefesini yarattığına göre ve ayrıca Lütkehaus'un sunduğu konstekste bağlı kalmayı anlamlı bulduğum için, Hegel ile başlamak yerinde olur.
Hegel Hiç'i düşünür, henüz içeriksiz bir Hiç, içerik yükleyeceği bir Hiç. Nedir bu Hiç? Hegel, okuru hayretlere düşürecek şekilde Hiç'ten yaratıcı bir güç elde etmeye çalışır. Yaratmak var olan bir şeyden türetilir, dolayısıyla kaçınılmaz olarak Varlık kavramı üzerinden bunu başarmaya çalışır. Hegel öncelikle bu iki kavramı eşdeğer bir biçimde ele alır. Bir tür Sokrat'ın Maiutik (doğurtuculuk) yöntemini kullanmak zorunda kalır: iki eşit kavramı birleştirerek, “evlendirerek” bir yaratımda bulunmak ister. Lütkehaus, ironik dilini kullanarak bu birleşmede kimin anne kimin baba olduğunu Hegel'in bize ifade edemediğini de iletmekten geri kalmaz.
Yalnızca düşüncede var olan Hiç'in (ens rationis), yaşamsal bir Hiç'e (ens reale) dönüşmesi için Varlık-Hiç çiftin doğurması gerekiyor. Evet, Hiç'in varlığı sadece düşüncede, tasavvurda, konuşmada vb. mevcuttur; varlığına bu “olgularda” sahiptir sadece. Bu nedenle de Varlık'tan farklıdır. Kendi-için Varlık değildir –Hiç.
Işığın yokluğu olarak karanlık, sıcaklığın yokluğu olarak soğukluk gibi Varlık'ın yokluğu olarak algılanırsa Hiç, o zaman Hiç'i Hiç olarak algılamış olamayız; ışığın, sıcaklığın, soğukluğun vb. yokluğu olarak algılamış olururuz sadece. Bunlar belirli olumsuzlamalardır ve olumsuzlamalarsa relatiftir. Hegel ama bizzat Hiç'i, Hiç'in kendisini düşünmek ister.
“Arı Varlık” kavramından yola çıkarak “arı Hiç”i tanımlamak ister. Kendiyle eşit: tamyetkin içeriksizlik, tamyetkin ilişkisizlik, tamyetkin belirlenimsizlik. Bu Hiç, daha sonra “değilleyen Hiç” olarak ifade bulmaya çalışan Heidegger'in Hiç'inden bağımsızdır; Hegel'in Hiç'i değillemez. O artık arı'dır. Işıksızlık ve sıcaksızlık gibi etiketlerden arındırılmıştır. Eksik'iği yoktur. Tam'dır; tamyetkin boşluktur. Hegel'in dinsel ve düşünsel soy bilimi açısından bunun Budizm'deki gibi bir “mutlak ilke” olduğunu söyleyebilsek de Hegel'in Hiç bilimi ontolojik bir yön alır. Hiç'e uyguladığı belirlenim ya da belirlenimsizlikle “arı Varlık”la eşdeğer kılar Hiç'i. “Arı Varlık ve arı Hiç demek ki aynıdır.”2 Bu tanımlama Gorgias'ın nihilist sofizmi anlamında arı Varlık'ın arı Hiç olarak ortaya çıkacağı yorumuna açık kapı bırakır. Hatta Hıristiyan “ışık metafiziğini” yeniden yorumlamayı gerektirir.
Arı ışık ile arı karanlık karşısında hiçbir şeyin görülemeyeceğini kaydetmek gerekir. Demek ki arı ışık ve arı karanlık bir ve aynı şeylerdir. Burada oluşan soru: Varlık ve Hiç iç içeleşirken ortaya çıkacak olan nedir? İkisinin “evliliğinden” doğacak olan nedir? Lütkehaus'a göre Hegel'in Hiç'i hiç de Hiç değildir; yani iddia edildiği kadar arı Hiç değildir; ona göre Hegel daha çok Hıristiyanlığın “Hiç'ten Hiç doğar” (ex nihilo nihil fit) ilkesine karşılık “Hiç'ten bir şey doğar” (ex nihilo aliquid fit) ilkesini ileri sürmek için bu soyutlamaları kullanır. Aksi takdirde ikisinin birleşmesinden “bir şey” nasıl oluşabilecekti ki? Demek ki, arı Varlık'ın arı Hiç'le birleşmesinden söz ederken alttan alta, sezdirmeden Varlık Hiç'i içine çekecek, ya da onun içine sızacak; onu bir araç olarak kullanacaktır. İki kavramı soyutlayarak yaratmak isteyen Hegel, neticede ikisini birbirinden ayırmak zorunda kalır. Ona göre Varlık var olacaksa, belirlenimli olmalı ve soyutluğunu geride bırakmalıdır. Hegel'e göre herşey herşeyden soyutlanabilir. Varlık soyutlanırsa, geriye “sadece Hiç kalır.” Hiç soyutlanırsa, geriye “Hiç kalmaz, Varlık kalır.” Lütkehaus haklı olarak Hegel'in bu analizlerinden yola çıkarak “daha fazla çelişkili olunamazdı” diyecek ve yadsıdığı Hıristiyanlığı kendine özgü diyalektik yöntemle kavramlaştırmış olduğunu vurgulayacaktır.
Causa Sui
Arı Varlık ile arı Hiç'in “yaratımı” üzerinden Stirner'in yaratıcı Hiç'ini analizlemeye ve Lütkehaus'un Stirner'de saptadığı “saplantıyı” incelemeye başlayabiliriz. Hiç, Stirner'in Biricik'i ve Kendi-olan'ıyla iç içedir. Lütkehaus, Stirner felsefesinin tanımını yaptıktan sonra hiç gecikmeden eleştirisini de kesin bir yargıyla ortaya koyar.
“Yaratıcı babanın oğullarından biri, Max Stirner”, “Hiç'in yaratıcı gizlerini” çekinmeden açığa vurur. “Kilisenin yeni nihilist şarkısıyla eserini açar ve kapatır: “Ben meselemi Hiç'e bıraktım.” Goethe'den aldığı bu tümceye “eklememiz gereken tek şey Gothe'nin sevinç” çığlığıdır: “yaşasın!” 3
Lütkehaus Stirner'den çeşitli alıntılar yaparken Hiç kavramı bağlamında Jacobi, Fichte, J. Paul, Schopenhauer, Bonaventura, Sartre, G. Benn'e yer yer göndermelerde bulunur; her birinin Hiç versiyonuna bu bölümde kısaca değinirken Stirner “yargısına” hazırlar kendini.
Tanrı'yla birlikte tüm nominaları öldüren “Stirner'in Ben'i” Tanrı'nın ve “eskimiş insanlığın” (G. Anders) “yerine geçer.”
Stirner, “Hiç ile Herşey'in mistik çaprazını [Verschränkung, dolanıklık] kafası üstüne öyle oturtur ki, 'Biricik', gizemcilik tarafından yadsınan 'Kendi-olma'nın 'Herşey'in Hiç'i' olabilsin; kendisi 'Herşey'de Herşey' olsun diye. Bu Hiç arı Hiç değildir, bizzat en belirli, relatif olan, evet, bir yıkıcı Hiç'tir. Bu nedenle ama boş değil; daha çok yeni bir Demiurg, kendinin yaratıcı 'Biricik'i olarak kendini içinden yaratan bir yaratıcı Hiç. Bunun için de sadece tüm 'kaçıklıklardan', geleneğin tüm fetişlerinden, tüm 'yüksek' varlık ve değerlerden kendini kurtarması gerekiyor. Ve oluşturduğu vakumu da kendisiyle dolduracaktır.”4
Bu nihilist yıkıcılığı Stirner ve Hegel'den önce anti-nihilist eleştirmenler de söz konusu etmişlerdi. Özellikle Fichte'nin Ben-idealizmine karşı Jacobi'nin alaylı bir üslupla dile getirdiği “imha ederek yaratmayı öğrendim” sözü meşhurdur. İdealizm adı altında gizlenen nihilist belirtiler Ben ve Hiç kavramları üzerinden biçimlendirildiği bu tartışmalardan anlaşılmaktadır. Benzeri şekilde nihilizm tartışmaları 20. yüzyılda da sürmüştür, özellikle varoluşçuluk kapsamında ileri sürülen “insanın sadece bir taslak oluşu” (Sartre) ve bu taslağı insanın biçimlendirebileceği düşünceleri nihilist öğelerden beslenir. “Biricik'in”, kendini bir “taslak” olarak hazırlaması için Kendine geri dönüş yapması gerekir, ya da başka ifadeyle; Kendini kazanabilmesi için relatif Hiç'ine dönüş yapacaktır. Lütkehaus: “Biricik bunun ücretini ödemeye de hazırdır.”5 Stirner: “Kendine-sahip-olan, Biricik'te yaratıcı Hiç'e, doğduğu yere geri döner. Benden yüce her varlık, ister Tanrı olsun ister insan, Biriciklik duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin rüzgarı karşısında sönüp gider. Meselemi Kendime, şu Biricik’e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç’e bıraktım.”6
Lütkehaus, Stirner'in kitabının son paragrafını oluşturan bu tümcelerden yola çıkarak Stirner'in, her adlandırmanın Biricik'i herkesle aynı ölçekle ölçülebilen yapacağından dolayı Kendini belirleme ve adlandırmalardan sakındığını vurgular. “Zamanından önce bir varoluşçu” Stirner, aynı zamanda da “tekbenci yöntemlerle devam ettirilen negatif teoloji”nin temsilcisidir. “Nasıl ki Aristo'ya göre birey 'ineffabile', söylenemez ise, 'Biricik' de adlandırılamazdır: özelliksiz bir adam (dişil Biricik yok). Sadece 'her şeyi' yadsımada biçim kazanıyor Biricik.”7 Evet, hatta daha dikkatli incelersek, “Biricik'in korku saçan 'boşluk' gibi Hiç” olduğunu görürürüz, “kendini yaratarak bu boşluğu doldurduğunu ileri sürse de; çünkü boşluk sadece kendinden Hiç'e bir şey kazandırmaz. Ama tek bir belirlenim tüm koşullarda geriye kalıyor, o da yadsımadır, bir yadsımadır ki bizzat 'Biricik'e karşı koyar: o 'herşey gibi' kendini tüketecek olan 'ölümlü' bir Biricik'tir. Eğer Stirner meselesini Hiç'e yani Kendine bıraktıysa, 'her anlamda Hiç'e bırakmıştır', ama 'başlangıcın yaratıcı ateşi ile değil, bizzat sonun kesinliği ile.'” 8
“Ama Biricik'in bilincinin güneşi bu karanlık karşısında da sönmüyor. Meselesini Hiç'e bırakma istenci değişmiyor, 'yaşasın'! Bu onun bizzat kendi Hiç'idir, öyle inanıyor.” Ne var ki “hiç farkında olmadan, ansızın, yadsıdığı teolojik 'saplantılardan' biri ortaya çıkıyor: 'causa sui kavramı'.”9
“Kendinin nedeni”; “kafası üzerine duran Tanrı'yı [...] ayakları üzerine dikmek.” “Hiç'e, tüm dünyayı olmasa da (dünya Stirner'in umurunda değil), [...] Biricik'in dünyasını kazandırmak isteyen Ben'in monoteizmi.”10
Stirner böylelikle “Hegel'in Hiç'ini bireysel bir güce dönüştürmek” için bir “araç” olarak kullanıyor.
Sonuç olarak Stirner, “daha büyük risklere girmeksizin meselesini Hiç'e bırakabilir, eğer bu Hiç yaratım öyküsünün bir devamı ise ve kendinin tekil yaratıcısı olarak en eski atalarının mirası olduğunu kanıtlarsa.”11
Sonuç
Lütkehaus'un kitabının temel konusu, her filozofun Hiç'i aşmaya çalıştığı ama kendisinin Hiç'i aşmaya çalışmadan tamamladığı, tamyetkinleştirdiği iddiasıdır. Bu bağlamda “causa sui” kavramı üzerinden de Stirner'in Hiç'in üstesinden gelmeye çalıştığını ifade ediyor. Yukarda da söylediğim gibi Hiç'le cebelleşen her filozof, kendi psikolojik yapısına göre bir düşünsel Hiç “kuramı” çiziyor.
Stirner'in yaratıcı Hiç'i, Lütkehaus'un ileri sürdüğü gibi bir “saplantı" mı? Eğer Batı felsefesi geleneği içinde incelersek, üstelik buna Hıristiyanlığın yaratım öyküsünü de eklersek, o zaman Stirner'in Hiç'ini “atalardan” miras kalan bir düşüncenin, yaratım düşüncesinin” devamı olarak görebiliriz. Mainländer'in Hiç'i yaşamı ölüm olarak algılar, bu durumda yaşama “evet” demiyor; yaşamı ölümle (özkıyımla) sonlandırıyor. Peki, ama yaşama evet denildiğinde Hiç sorunu yukarda Hegel tanımlamasında gördüğümüz gibi bir paradoks olarak karşımıza çıkıyor ve başedilemiyor. Peki: Lütkehaus Hiç'i aşmadığına göre nasıl tamamlıyor? Lütkehaus eserini şöyle bitiriyor; konumuz gereği önemli olan kısmı aktarıyorum; “Hamlet, tamyetkin [tamamlayıcı] bir nihilisttir: Varlık ve Hiç'i umursamaz. Çünkü:
Hiç hiçtir.
Hiç'ten hiçbir şey kurtulmaz.
'Hiç'te' hiçbir şey yok olmaz.
Hiç hiçtir.
Tamamen hiçbir şey.
Hiçbir şey.”12
Hamlet'ten bağımsız olarak algıladığım bu Hiç tanımı, evet, bana bir Hiç tamamlaması olarak yansıyor. Aynı zamanda ikinci tümce, yani “Hiçbir şey Hiç'ten kurtulamaz” tümcesi Stirner'in Hiç'ini aşabilecek derecededir. Bence Lütkehaus bu tümceyle Stirner felsefesinden çarpıcı bir sonuç elde edebilirdi.
Başka ifadeyle: Stirner'in “Hiçbir şey Benden üstün değildir” tümcesini aşan tek şey: Hiç. Hiç, –en üst. Hiçbir şey Hiç'i aşamaz. Bu nedenle: Hiçbir şey Hiç'ten üstün değildir. Ama Stirner'in, kendisini yaratıcı bir Hiç'le özdeşleştirdiğini de unutmamak gerekir. Stirner'in yaratıcı Hiç'ini tarihsel olarak Lütkehaus gibi yaratım öyküsüne bağlıyorum ama sadece tarihsel anlamıyla. Felsefi anlamıyla durum farklı: “Kendine-sahip-olan, Biricik’te yaratıcı Hiç’e, doğduğu yere geri döner.” Stirner'in tümcesinde Ben ve Hiç'in eşdeğer olduğunu görmemek olanaksız. Bu durumda Ben, Biricik'e göre Hiç'i yaşayacaktır. Stirner'in tümcesi bunu içerir. Demek ki: Causa sui, yani Kendinin nedeni kavramını Stirner'in yaratıcı Hiç'ine uygularken, bu kavramı skolastik düşünürlerin ve Leibniz'in yorumlarından farklı ele almamız gerekiyor; Stirner'in Hiç'i ne ontolojik bir ifadeye yer verir ne de metafizik bir algıya.
Stirner, Batı felsefesiyle cebelleşirken doğal olarak onun tarihsel bir kalıntısı olarak devam edecektir ama onunla bütünleşmek için değil, onu yıkmak için. Ve yıktıktan sonra da Kendini, Biricik'ini Hiç'in belirlenimsizliğiyle doğuracaktır. Bunda bir saplantı göremiyorum ben. Swassjan'ın analizi oldukça yerinde: “Stirner, iki bin beş yüz yıllık değerlerin görkemli sarayının taşlarını bazen bir köstebek gibi, bazen bir koç gibi, özensiz oluşundan ve estetik gösterişsizliğinden rahatsız bile olmadan teker teker param parça ediyor.” 13 Kendini doğuran Biricik belirlenimsiz bir Hiç'te adsız olarak yaşayacaktır.
Son olarak Lütkehaus'un iki “yan değinisine” değineceğim. Lütkehaus'un “dişil Biricik yoktur” analizi bana yanlış geliyor. Öncelikle: Almancanın dil yapısı gereği Stirner’in Biricik’i erildir, felsefi yanıyla ne dişildir ne eril, hatta nötr bile değildir. Gramer-üstü ve dil-üstüdür. Lütkehaus da bunun farkında olduğuna göre, Stirner felsefesinin içeriğinden dolayı bu tümceyi kullandığını düşünüyorum (Lütkehaus tümcenin açılımını yapmıyor). Stirner'in Biricik'inin içeriği ise daha çok “eşeysiz” bir yapıya sahiptir. Bu “tanımlama” Stirnerin kendi eserlerinde mevcuttur. “Biricik ve Mülkiyeti” eril, dişil, nötr ve eşeysiz okunabilir. Hiçbir cinse, türe vb. öncelik tanımıyor Stirner. Bu bağlamda Stirner'in şu sözü yerindedir: “Ben Kendimin cinsiyim, normsuz, yasasız ve örneksizim.” (Norgunk, s. 164-165).
Lütkehaus'un Stirner analizinde değinmek istediğim ikinci “yan değini” zevksiz bir sorun içeriyor. Eserlerini değersediğim ve Stirner analizini güçlü bulduğum Lütkehaus, bir noktada diğer eleştirmenlerle aynı basit hatayı yapıyor. Stirner'den yer yer gelişigüzel “bireyci anarşist” diye söz eder. Bu görüşünü temellendirse, en azından temellendirmeye çalışsa, bir iddia olarak ciddiye alabilirdim, ama ne yazık ki eskiden beri gelişigüzel söylenen bu sözü gelişigüzel söylemesi Lütkehaus'un analitik yaklaşımına gölge düşürüyor.
(Tüm çeviriler: Hit)
1Karen Swassjan: Nietzsche – Versuch einer Gottwerdung. Am Goetheanum 1994, s. 175-176.
2G. W. F. Hegel: Ludger Lütkehaus: Nichts. Haffmans Verlag, 1999, s. 658.
3Lütkehaus, a. g. e., s. 661.
4Lütkehaus, a. g. e., s. 662.
5Lütkehaus, a. g. e., s. 663.
6Lütkehaus, a. g. e., s. 663. Norgunk, s. 334.
7Lütkehaus, a. g. e., s. 663.
8Lütkehaus, a. g. e., s. 663-664.
9Lütkehaus, a. g. e., s. 664.
10Lütkehaus, a. g. e., s. 664.
11Lütkehaus, a. g. e., s. 664.
12Lütkehaus, a. g. e., s. 758.
13Swassjan, a. g. e., s. 175.
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.21 17:11 ferreisawesome Eniştemin Annemi Sikme Çabaları

Ben Tolga. Sizlerle başımdan geçenleri paylaşmaya devam ediyorum. Teyzem anneme çok yakın davranıyordu. Her seferinde onu kandırıp elliyor ve onun bir erkeğe ihtiyacı olduğunu hatırlatıp bu konuyu sürekli gündemde tutup annemle sevişmeye devam ediyordu. Annemde halinden memnundu ki sesi çıkmıyordu.
Teyzem oturmaya geldiği bir gün ben yine kapı anahtar deliğinde yerimi almıştım. Anneme
— Kız tek başına zor değil mi, diye sordu. Annem biraz sinirliydi ve tersledi.
— Abla hep bu konuyu konuşuyorsun. Ben hayatımdan memnunum. Bırak da hayatımı yaşayayım, dedi.
— Ne bağırıyon kız?! İnsan gibi yardım edelim dedik. Sen bilirsin sulu amcıklı. Şuna bak, iyilik yapıyoruz bide fırça yiyoruz. Git kime verirsen ver o zaman.
— Hayret bir şey ya deyip kalktı annem. Mutfağa gitti.
Anlaşılan tartışma büyüyecekti. Çıkıp çıkmamak arasında tereddütte kaldım. Biraz daha beklemekte yarar var, araları düzelir nasılsa dedim ve dikizlemeye devam ettim. Teyzem kaşar olduğu için annemi yumuşatmasını bilirdi diye düşündüm.
Annem odaya girip
— Abla, affedersin. Sana bağırmamalıydım, dedi. Teyzem de
— Olsun be kızım, sen de haklısın. Yarraksızlık delirtir kadını. Her şeyi yaptırır valla. Kızmadım inan ki, dedi. Annem de
— Tamam canım ablam deyip sarıldı teyzeme. Teyzem yine yapmıştı yapacağını annemi tavlamıştı.
Teyzem anneme bir şeyler anlatmak istiyordu ama ben ne olduğunu çözemiyordum. Hareketlerinden belliydi ama bir türlü söyleyemiyordu. Annem:
— Abla sende bugün bir tuhaflık var. Farklı davranıyorsun. Noldu hayırdır?
— Yok be kızım hep aynı bir şey yok. Ama annem doğru anlamıştı teyzem bir şeyler yumurtlayacaktı.
Teyzem bizde 1 saat kadar oturmuştu o gece aniden eniştem çıka geldi. Şaşırdım. Enişteme yalvarsan tv yi bırakıp gelmezdi. Adam tam bir tv kolik. Annem bile
— Ooo enişte sen bu eve uğrar mıydın, diye takıldı. Eniştem beni sordu. Annem de
— Her zamanki gibi odasında yatıyor, dedi. Eniştem teyzeme bakışlarını yoğunlaştırdı. Annem mutfağa çıktı. Eniştem ellerini ovuşturup
— Konuyu açtın mı, dedi. Teyzem de
— Hayır açamadım. Kızar bu çatlak. Hemen alıştır alıştıra söylicez yavrum, dedi.
Anladım ki teyzem kocasına annemi siktirecekti. Meğer orospunun derdi başkaymış. Ama yinede eğer yaparlarsa izlemesi zevkli olacaktı, her ne kadar sikilen annem olsa da.
Teyzem her zamanki gibi bacakları yaymış bir vaziyette oturuyordu. Annem içeri girdi, yandaki kanepeye geçti. Teyzem de
— Gel kız sen de yanımıza, kalma tek başına orada, dedi. Annem de
— Sıkışmayalım rahat oturalım sıcak zaten, dedi. Eniştem de
— Gel be baldız sıkışmayız, korkma yemem seni, dedi. Annem
— Aman enişte o nasıl söz öyle aşk olsun, dedi ve çaresiz yanlarına oturdu.
Muhabbet'e başladılar teyzem inanılmaz frikikler veriyordu sikim kazık gibi olmuştu. Ama hemen gelmek istemiyordum tadını çıkarmalıydım. Annemin gözü sürekli teyzemdeydi. Çünkü her zamanki gibi orospuluğu ele almış açtıkça açıyordu bunun üzerine annem
— Abla, nasıl oturuş kız öyle, deyince belki de o geceki en talihsiz soruyu sormuş oldu. Çünkü teyzem bu lafın üzerine konuyu açmasını bilecekti.
— Ne var kızım biriniz kocam biriniz kardeşim hanginizden çekineyim, dedi. Annem de
— Olsun kocan da olsa bende olsam güzel otur ben bilmem mi yayıp oturayım deyince teyzem de
— Otur sende kızım rahatına bak, dedi. Annem de
— Abla saçmalama, eniştemin yanında olur mu hiç deyince teyzem
— Kızım rahat ol yemez seni enişten dedi. Gülmeye başladılar. Annem yerinden kalktı ve çay koyayım içeriz diyerek mutfağa gitti. Eniştem teyzeme bakarak
— Kolay olmayacak galiba, dedi. Teyzem de
— Sen bana bırak, yumuşatmasını bilirim ben onu. Ne yapıp edip bugüne kadar az mı elledim sanıyorsun, deyince eniştem
— Nasıl kız güzel mi bari, dedi. Teyzem de
— Güzel ne kelime kalçaları sımsıkı. Yala doymazsın. Amı desen 2 senedir yarrak girmiyor. Sen düşün işte. Daracık göğüsler zaten benim gibi... Daha ne olsun, dedi. Eniştem yine ellerini ovuşturmaya başladı. Keyfi yerine gelmişti anlaşılan.
Annem elinde bardaklarla içeri girdi birazdan çayımızda hazır dedi. Acaba annemi nasıl kandıracaklardı çok merak ediyordum. Annem teyzeme
— Kız sen hala öyle mi oturuyorsun? Topla kendini hayret bişeysin yaa, dedi. Teyzem
— Kızım ne var? Niye utanayım? Biriniz her akşam altına yattığım adam, birinizde ben de olanın ondada olduğu kardeşim, dedi. Annem kızarmıştı.
— Abla sana da bir şey demeye gelmiyor, dedi.
Eniştem de yavaşça teyzeme elini atmıştı. Teyzem durumu hemen karşılığını verdi. Eniştemin göğsüne elini dayayıp okşamaya başladı. Annem durumdan rahatsız olmuştu ve
— Ben bir çaya bakayım, diyip kalkmaya yeltendi. Teyzem de orospuluk yapacak yan oldu.
— Kız canın mı çekti kıskandın mı yoksa, dedi. Annem de
— Ne alakası var? Kocan o senin, tabii ki rahat davranacaksınız ama benim yanımda yapmayın, gidin evinizde yapın ne yapacaksanız, dedi. Teyzem kaşar olduğu için eşine
— Baldızına da sarıl yavrum, gücenmesin, dedi. Eniştem dünden razı zaten elini annemin omzuna attı. Annem uzak durmaya çalıştıkça eniştem çekiyordu kendine.
Annem eniştemin solunda oturmuştu sol eli fazla kıpırdamıyordu. Ama sağ eli teyzemin kalçalarını sıkmaya başlamıştı. Annem yanında oturduğu için fark edemiyordu. Farketse eminim ki kalkar mutfağa giderdi.
Eniştem elini annemin omzunda gezdirmeye başladı. Annem fark edince kendini çekti.
— Ufff çok sıcak, bi' de iç içe oturduk. Dur şöyle rahat oturalım enişte, deyip uzaklaşmak istedi. Teyzem
— Kız ne var, utandın mı? Bana neler yapıyor baksana, dedi. Annem de
— Ne yapıyormuş deyince eniştem hemen teyzemin götüne elini attı. Annem de eniştemin üzerinden eğilip bakacak oldu ama eniştemin yarrak dikilmişti. Annem fark etti ama çaktırmamaya çalıştı. Sonra
— Aaa ne yapıyorsunuz siz? Gidin evinize napıcaksanız yapın be, hayret bişeysiniz, dedi. Eniştem
— Ne var kız? Utanma bu kadar. Zamanında sen yapmıyormuydun sanki, dedi. Teyzemde onaylar şekilde başını sallayıp
— Yani, dedi. Canı çekmiştir zillinin de ondan böyle yapıyor. Yavrum elle azcık şunu da nasiplensin.
Eniştem annemin beline doğru elini kaydırmaya ve sıvazlamaya başladı. Annemde elini tutup
— Enişte yapma, dedi. Ama yapma derken samimi olmadığı ve isterik olduğu her halinden belliydi. Eniştem
— Dur kız yemem seni, korkma. Birazcık elliycez alt tarafı, ne var bunda? Yabancıya gitmesin, deyince annem
— Enişte ablamın yanında yapma bari. Yalnızken gelsen tamam, deyince teyzem
— Kızım, enişten ne zamandır seni soruyor bana, ne yapıyor, diye. Ben de aramızdaki her şeyi anlattım, seninle seviştiğimizi. Sonuçta ben lezbiyen değilim, sen de bana uydun istemeden ama ikimiz de gerçek erkek istiyoruz. Benim zaten var, istediğim zaman sikiyor enişten ama sen elaleme verecek değilsin. O yüzden bu ortamıı hazırlamak için senle seviştim bunca zamandır. Ama keyif de aldım açıkçası, dedi. Şimdi olan biteni hem ben hem de annem daha iyi anlamıştık. Ben teyzemin azgın olduğunu ve eniştemle yetinmediğini düşünürken meğer amaçları annemi sikmekmiş.
Eniştem annemin belinden okşamaya devam ediyordu teyzem de elini kocasının yarrağının üzerinde gezdiriyordu. Bir eliyle de göğsüne küçük çimdikler atıyordu. Ben zevkten çıldırmak üzereydim. Sikim elimde taş gibi zonklamaya başlamıştı. Annem de teyzem gibi bir elini eniştemin aletine atmıştı. Belli ki canına tak etmiş ve bir an önce onu istiyordu. Enişteme doğru iyice yanaştı bacak bacak üztüne attı eniştem annemin sol baldırı açıkta kalınca elini hemen oraya kaydırdı.
Annem frikik veriyor bense 31 çekmeye devam ediyordum. Annem in külodu her zaman ki gibi beyazdı. Eniştem elini biraz daha alta sokarak annemim baldırını iyice eline aldı ve sıkmaya başladı. Annemin nefes alış verişi değişmiş gözleri de bir tuhaf bakıyordu.
Teyzem elini eniştemin eşortmanına sokup yarrağını çıkardı. Ben benimki kalın ve uzun derdim ama eniştemin yarrağını görünce koplekse girdim. O neydi öyle? 20 cm civarı kalın ve damarlıydı sanırım hepimiz böyle bir alete sahip olmak isteriz. Teyzem çok şanslıydı, tabii artık annem de.
Eniştem artık rahatlamıştı. Annemin istekli tavırları sayesinde istediği yerine dokunmaya başladı. Elini arkasından annemin önüne alıp külodunun üzerinden amını okşamaya başladı. Annem bacaklarını sıkıp bırakıyordu. Teyzem de eliyle eniştemin sikini sıvazlayıp 31 çekmeye çalışıyordu. Ama enişteminki gerçekten çok büyüktü teyzem bir ara iki eliyle tuttu yinede eniştemin sikinde tutulacak yer kalmıştı.
Teyzemin tam bir orospu olduğunu söylemiştim. Ağzına almaya başladı ama hepsini alması mümkün değildi. Annem de alttan eniştemiz taşaklarını okşamaya başladı enişte bey iyice mayıştı. Arkaya doğru yaslandı ve eliyle annemin amını okşamaya devam etti.
Annem yarrağa doğru eğildi. Teyzem öyle iştahlı ağzına alıyordu ki kendinden geçmişti. Annem dürterek
— Kız bana da ver! Sen nasılsa her akşam oynarsın bununla, dedi. Teyzem öyle dalmış ki birden sıçradı ve
— Ne dedin anlamadım, dedi. Gülüştüler. Eniştem
— Ulan karı, ben her zaman yanındayım bırak da kız nasiplensin azcık, dedi.
Teyzem yarağı bıraktı ve annem ağzına almaya başladı. Ama o kalın yarağı almak o kadar kolay değildi. Eniştem zevke gelmiş annemi yarrağına doğru bastırmaya başladı. Bir yandan da diğer eliyle kucağına yatan annemin götünü okşuyordu. Annemin götü gerçekten çok güzeldir uyurken çok defalar ellemişimdir. Annemin kalçalatını sıktıkça ben de zevkten kuduruyordum. Eniştem
— Baldız, yeter artık doymadın mı daha, dedi. Annem ağzına almayı bıraktı ve eniştem
— Hadi kalk ayağa, dedi.
Annem ayağa kalktı eniştemin dizleri önünde. Eniştem ellerini kalçalarına attı, eteğini yukarı sıyırmaya başladı. Bu arada annemin göbeğini yalıyordu. Annem o kadar kıvama geldiki nerdeyse ayakta duramıyor eniştem elleriyle ona destek oluyordu. Eniştem önden elini bir soktu ki annemin amı ve götü ellerinin içinde yok oldu. Eliyle sıkıyordu ki annem inlemeye başladı. Teyzem de
— Sus kız, tolga duyacak şimdi dedi. Eniştem bunun üzerine
— Sahi bu çocuk hiç kalkmaz mı ya, dedi. Kalkarsa boku yedik naparız, dedi. Teyzem de
— O da bize katılır. Onun canı yok mu, dedi. Annem de
— Yapma ya! Beni mi sikecek, dedi.
— Kızım ensest değil miyiz? Yapacak elbet! Sadece seni değil, benim karıyı da sikecek. gerçi o kadar büyüdü mü o, dedi. Teyzem de
— Hem de ne büyümek! Bir yarrak var seninkine yakın valla, deyince
— Bak sen! Nerde gördün kız sen, dedi eniştem. O da
— Banyoda bir gün sesler geliyordu. Size gelmiştim. Sen içerdeydin, dedi anneme. Su içmeye kalktım. banyo önünden geçerken sesler duydum eğilip baktığımda 31 çekiyordu seninki, dedi. Eniştem
— Eee çok mu büyüktü bu kadar yahu? Etkilenmiş gibi anlatıyorsun, dedi. Teyzem de
— Valla bir kadını doyuracak kıvamda geldi bana, dedi. Annem de
— Evet, doğru enişte. Bayağı büyüdü tolga, değişti. Ben çok gördüm, dedi. Banyoda, yatarken, uyurken, şortun arasından hep görüyordum dedi.
Içimden bir ses beni de çağırın diye yalvarıyordu ama eniştem
— Durun bakalım daha erken. Hele biraz daha palazlansın ondan sonra bakarız, dedi ve hayallerim suya düşürdü. Bırakın şimdi bunları baldız. Kaynatma muhabbeti de ver artık, dedi. Annem
— Ne acelen var, sabaha kadar vakit var, dedi.
Annem hala ayaktaydı. Eniştem dişleri ile annemin külodunu aşağı indirdi. Sonra da bir çırpıda eteğini çıkardı. Annemin üzerinde sadece tişört ve içinde sütyeni kalmıştı. Eniştem önce tişortü çıkardı. Annemi yanına oturttu ve sütyenin üzerinden göğüslerini sıkmaya başladı. Annemim göğüs uçları dut kadar oldu. Zaten büyük ve dikti. Hepten dimdik olmuştu.
Teyzem ikinci planda kalmıştı ama oda kocasının elleyebildiği yerlerini elliyordu. Eniştem annemin belinden tuttu ve
— Hadi bakalım! Çık üstüne şunun, dedi. Annem
— Nasıl olcak enişte? Hepsini alamam ben. Aşağı yatayım, sen yavaş yavaş gir, dedi. Eniştem annemi kendine doğru bir hışımla çekti.
— Hadi kız nazlanma sen nelerini alırsın bu azgınlıkla, dedi ve annemi bir hışımla bacaklarının üstüne oturttu. Annem
— Dur canımı yakma, yoksa vermem, dedi.
Teyzem de annemi bastırmaya başladı. Zorla tecavüze döndü olay. Annem bağırmaya başladı. Odamdan çıkıp olaya mudahele etmek istedim ama eniştem döver korkusu ile çıkamadım.
Annem ağlıyordu.
— Zorla olmaz ki canım! Ne güzel alıştıra alıştıra yapıyorduk, birden bu şiddet niye? Ben orospu muyum? Orospuya bile böyle yapılmaz, dedi. Eniştem
— Haklısın özür dilerim, dedi ve saçlarını okşamaya başladı. Napıyım kızım ne zamandır bu anı bekliyordum? Çok güzelsin. Seni bulunca bir an önce becermek istiyorum, dedi. Teyzem de
— Kızım azdırdık adamı, artık vereceğiz çaresi yok, dedi. Annemde
— Ben vermiycem demedim ki. Ama her şey güzellikle olsun. Ne o öyle tecavüz eder gibi, dedi. Eniştem
— Neyse, hadi boşverin. Artık işimize bakalım, dedi. Annem bunun üzerine
— Ver bakalım şunu, nasılmış görelim, deyip eniştemin baldırlarına oturdu.
Annem ayaklarını oturdukları kanepeye basıp eniştemin o kalın yarrağının üztüne oturmaya çalıştı. O kadar kalın dı ki annem zorla oturuyordu. daha kafası girmemişti annem
— Off, canım yanıyor. Sırılsıklam oldum ama yine de girmiyor bu, dedi. Eniştem
— Acele etme güzelim. Hepsi senin, sana feda olsun, deyip güldü. Teyzem
— Kızım sen bana sor. Sen bir kere alıyon, ben her gece alıyorum onu, dedi.
Annem yavaşça yukarı aşağı zıplamaya başladı. Eniştemin yarrağının kafasından sonraki bölümü içine almaya başladı. Teyzem
— Kız iyi gidiyorsun, ben bu kadar rahat alamıyorum, deyince eniştem de
— Eee, kaç senedir hasret bırakta olsun o kadar, dedi.
Annem gerçekten azimliyidi ve hepsini almaya kararlı görünüyordu. Bir müddet sonra annem eniştemin baldırlarına kadar oturmaya başladı. İnanılmaz bir görüntüydü! O kocaman yarrak bir çıkıyor, bir kayboluyordu. Annemden bembeyaz sular akmaya başladı. Anlaşılan gelmişti ama almaya devam ediyordu. Eniştemin gelmeye niyeti yoktu. Annem biraz daha zıpladıktan sonra bitkin bir halde "ohhh" diyerek eniştemin üstüne kapaklandı.
Eniştem ellerini annemin kalçalarında gezdirmeye başladı ve parmaklarını annemin göt deliğine sokmaya çalıştı. Annem bitkin olduğu için tepki vermiyordu eniştemin göğsüne kapandığı için. Eniştem teyzeme arkadan yapıcam işareti yapıyordu. Teyzem de sen söyle gibilerinden hareketler yapıyordu. Eniştem
— Baldız önün tadını aldık, bi de arkanın tadına bakalım, dedi. Annem
— Enişte dur, kendime geleyim. Hayatımda ilk defa böyle bir yarrak aldım içime. Böbrek yataklarımda hissettim valla. Abla sen nasıl dayanıyorsun ya, deyince gülmeye başladılar. Eniştem teyzeme
— Kalk kız krem bul, dedi. Annem de
— Ecza dolabında var, al, dedi. Ama ecza dolabı benim odamdaydı. Teyzem de
— Nerede dolap, deyince
— Tolganın odasında. Çaktırmadan gir içeri, al hemen gel, dedi annem.
Teyzem yarı çıplak odama gelicekti. Heyeceanlandım ve hemen yatağıma yattım ama teyzem çıplak değildi. Sadece üzerine elbisesini giymişti. Odaya girdi. Işığı yaktı. Ecza dolabı biraz yüksekteydi. Sandalyeye çıkıp alması gerekiyordu. Nitekim öyle yaptı. Ben de fırsat bu fırsat hemen dikizlemeye başladım.
Teyzemin götünü alttan bakınca hiç görmemiştim. Çok güzel görünüyordu. Ecza dolabında kremi almak bu kadar uzun sürmese diye düşünüyordum. Teyzem sanki bilerek sandalyeden inmiyor, bana frikik veriyordu.
Sonra indi. Benim başımı okşadı. Uyur numarasını her zaman iyi yaparım. Teyzem bana
— Uyu uyu da malın iyice büyüsün, sonra gel teyzeni yarağa doyur, dedi. Duyduklarıma inanamıyordum teyzem beni arzuluyordu.
Elini benim alete attı. Sabahtan beri kalkık olan sikim taş gibiydi. Teyzem sikimi sıvazlamaya başladı. Zaten 1-2 dokunsan gelecek olan sikim öyle bir patladı ki teyzem ne yapacağını şaşırdı.
— Eyvah geldi oğlan, dedi ve alelacele odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Annemlerin yanına oturdu. Kremi açtı. Eliyle annemin göt deliğine sürdü. Sonra da eniştemin yarağına sürmeye başladı. İlginç olan annem yarım saat enişteminkini içine aldı. Boşaldı ama eniştemde hala tık yoktu. Ben olsam şimdiye en az 5 defa gelmiştim diye düşündüm.
Eniştem annemi kanepeye doğru domalttı, eliyle sikinin kafasını sıvazladı ve annemin o daracık göt deliğine dayadı. Girmesi imkansızdı. Teyzem
— Kızım bugüne kadar bana çok denedi ama bir türlü alamadım. Bakalım sen ne yapıcan, dedi. Annem de
— Ben de ilk defa alıyorum. Bilmiyorum. Acırsa bırak deyince bırakırsın enişte, tamam mı, dedi. Eniştem
— Karı sen önden de alamıyorsun ki bunu, deyince teyzemin yüzü düştü. Morali bozulmuştu anlaşılan. Zaten alabilseydi, eniştem anneme göz koyar mıydı? Kimbilir, belki de annem yerine teyzemi almadı diye dert yanıyordur içinden.
Eniştem yarağının kafasını iyice bastırmaya başladı. Annem acının etkisiyle bağırmaya başladı ama eniştem duracak gibi görünmüyordu.
— Kızım dur, bir alışsın gerisi gelecek. Sık azcık dişini. Sen de sabahtan beri alıyorsun şimdi de alırsın, dedi.
— Ama çok acıyor, diye dert yandı annem.
Zavallı annem o yarağı almak gerçekten zordu ve yüzüne bakılırsa gerçekten acı çekiyordu. Ama ben yine de müthiş zevk alıyordum sikilien annem olmasına rağmen.
Eniştem
— İyice alıştı. Bak şimdi, hepsini sokucam hazır mısın baldız, dedi. Annem de
— Sok artık, bitsin bu işkence, dedi.
Eniştem iyice abanmaya başladı. Annem bağırdı. Teyzem de
— Sus kız! Tolga uyanacak şimdi. Zaten az once yanına gidince bir yokladım, siki kazık gibi olmuş. Bir iki zıvazladım, patladı pezevenk, dedi. Gülmeye başladılar. Eniştem
— Ulan karı, senden korkulur. Uyuyan çocukla ne işin var? Boşuna pislendi çocuk, dedi.
Benden konuşmaları hoşuma gitmişti. Eniştem
— Nasıl bari? İyice mi salatalığı, dedi. Teyzem de
— Valla, şimdi çağırıcam. O da beni siksin. Benim yüzüme bakan yok, dedi. Eniştem bunun zerine
— Karı, benim gelmeye niyetim yok. Birazdan seni alıcam altıma dedi.
Eniştemim git gelleri hızlanmıştı. Annem de ilkinde olduğu gibi feryat etmiyordu.
— Getirelim mi kız, ister misin, dedi. Annem başını isterik bi şekilde salladı.
Teyzem annemin amını okşamaya başladı eniştem köklüyor teyzem parmaklıyor annem zevkten çıldırtıyordu. Çok geçmedi ki annem titreyerek boşaldı. "Bu akşamı ömrüm boyunca unutmayacağım" dedi ve kanepeye uzandı.
Belli ki annem bitmişti. Eniştem "Baldız geldi. Sıra sende hatun. Gel bakalım" dedi. Her zaman alışık olduğu vücüda öpücükler kondurmaya başladı. Teyzem inlemeye başladı. Eniştem teyzemi annemin yanına yatırdı ve bacaklarını omzuna aldı. Yarrağını öyle bir kökledi ki teyzem çığlık atarak
— Yavaş, çok canımı yakıyorsun. Her seferine bunu yapmak zorunda mısın be adam, dedi. Eniştem de
— Kızım seni böyle sikmek hoşuma gidiyor dedi. Ama biraz daha bağırın da tolga uyansın ister misiniz dedi. Annemde
— Sakın ha! Uyanırsa ayıp olur. O da isterse naparız sonra dedi.
Bu duyduklarım beni cesaretlendiriyordu. Bir yolunu bulup katılmalıydım onlara. Aklıma bir fikir geldi: gözlerimi ovarak uykulu numarası yapıp odadan çıkmak ve onları görünce olaya katılmak.
Tüm cesaretimi toplamalıydım ama eniştemin teyzemi sikişini seyretmek istiyordum. Çünkü eniştem gerçekten iyi bir sikiciymiş, onu fark ettim.
Teyzem
— Yeter artık! Gel be adam. Siktin belamızı, dedi. Teyzem sarsılarak geldi ama eniştemin hala gelmeye niyeti yoktu. Teyzeme
— Seni de götten sikecem bu akşam. Bak kardeşin nasıl aldı. Sen niye alamayasın, dedi ve teyzemin götünü kendine doğru çevirdi.
Teyzem istekli değildi ve karşı koyuyordu. Eniştem de
— Sus be kadın domal zorluk çıkarma bana, dedi. Teyzem
— Hayır, istemiyorum zorla mı be adam, deyince kapışmaya başladılar. Annem de olaya müdahele etmek istedi.
— Abla ne var bunda? Yavaşça alırsın işte, dedi.
Teyzem inat ediyordu. Eniştem en sonunda "Ehhh yeter ama", dedi ve teyzemin kalçasını iki eliyle kavradı. Teyzem yan yatar pozisyonda iken
— Zorla mı istiyon, al o zaman, dedi teyzem bağırmaya başladı. Eniştem
— Sus! Tolga duyacak, dedi. Annem de
— Evet abla duyacak şimdi, dedi.
Eniştem yarağının kafasını teyzemin göt deliğine dayadı. Krem istedi. Annem de hemen verdi. Eniştem "Sen sür" dedi. Annem de parmaklarına sıkıp teyzemin deliğine sürmeye başladı. Eniştem "Bana da sür. Kurumuş bu yarak" dedi. Annem eniştemin yarrağına da sürdü. Eniştem gerildi ve öyle bir geçirdi ki teyzem feryat figan...
Tam bu sırada çıkmalıyım dedim ve kapıyı açıp çıktım. Onlar bana ben onlara bakıyordum. Gözlerimi ovarak
— Ne oluyor burada ya, dedim. Eniştem
— Gel lan piç kurusu, sen de katıl. Zamanı geldi artık, dedi.
Ben yanlarına doğru yöneldim annem kanepenin örtüsü ile açıkta kalan yerlerinin hiç olmazsa bir kısmını kapatmaya çalışıyordu.
— Anne boşuna uğraşma. O örtüyle yaptığın ayıbı kapatamazsın, dedim. Annem ağlamaya başladı. Hemen yanına gittim.
— Ama sende haklısın. Kaç senedir erkeksiz yaşıyorsun. Kızmıyorum sana ama bana gelebilrdin bu konuda. Ben sana yardımcı olurdum, dedim. Annemin gözlerinin içi parladı sanki bu bakış bundan sonraki günlerde benime beraber olacağını anlatmaya yetmişti.
O akşam bende aralarına katıldım. 4 kişi sabaha kadar sikiştik ve ondan sonraki günlerde bazen yalnızca annemi bazen teyzemi bazen de ikisini birden siktim.
submitted by ferreisawesome to u/ferreisawesome [link] [comments]


2020.04.28 23:33 kopekkulubu Alman Çoban Köpeği

Alman Çoban Köpeği
Alman Çoban Köpeği
https://www.kopekkulubu.com/alman-coban-kopegi.htm
0532 343 80 41
Köpek Kulübü üretim çiftliğinden alman çoban köpeği yavruları.
Alman Çoban Köpeği Yavru
Gerçek bir Alman Çoban Köpeği yavrusuna sahip olmak ister misiniz?
Dünyanın en zeki köpek köpek ırkı olan Alman Çoban Köpeği yaşantımızın her döneminde kendini başarılı ve insanoğlunun dostu olarak göstermiştir. Özellikle son 100 yıldır ülkelerin savunma sanayilerinde ki başarılarının yanında evlerimizde başarılı bir alan koruma köpeği olmasının yanında çocukların da dadısı pozisyonunda hayatlarımıza eşlik etmektedirler.
German Shepherds Dog, İnsanoğlu ile birlikte tarihte en uzun süre birlikte yaşayan bir köpek ırkı konumundadır. Dünyanın en zeki ve en eğitilebilir köpek ırkı olup, orta tüy uzunluğundadır. Diğer köpek ırklarından farklılığı belinin düşük olmasıdır. Kendi sülalesinde iki kategoriye ayrılan bu ırk, birinci working line olarak adlandırılan, ağır ihtisas eğitimlerinde (bomba, narkotik, iz takip gibi) kullanılan alman çoban köpeği, çok hareketli olmasından dolayı ev ortamında beslenmesi çok da uygun değildir.
Show line olarak adlandırılan ve hepimizin bildiği o muhteşem fiziğe sahip olan bu köpek ırkı, alman çoban köpeği yavru kızıl beli düşük ve görüntüsü son derece güzel olup, evlerimizde, bahçelerimizde şehir yaşantısında beslenmesi son derece uygundur. Karakter olarak son derece sosyal olup diğer insan ve petlerle uyumlu olup, bekçilik için eğitilen bu köpeklerin yabancılara ve diğer petlere karşı dikkatli davranılmalıdır.
Genetik rahatsızlığı olan displazi Türkçe karşılığı kalça çıkıklığı olan hastalığına dikkat edilmelidir. Dünya da bu kadar popülaritesinin yüksek olmasının en önemli nedeni çok zeki olması, doğru ve profesyonel bir eğitimle her istediğinizi rahatlıkla alabileceğiniz gerçeğidir. Bu köpek ırkının sahiplerine en önemli tavsiyem, Ona gerekli vakti ayıramayacak sak, gerekli ilgiyi gösteremeyeceksek kesinlikle Onun hayatına girmeyelim.
Türkiye'de ve dünyada ticari anlamda büyük rantı olan bu köpek ırkı için bir çok federasyon ve dernek kurulmuş ve bu dernek ve federasyonlar secereli köpek adı altında yavru satışı yapmaktadır. Ancak WUSV yani Almanya federasyonuna bağlı secereli köpek derneği bu ırkı koruma altına almış demektir.

Alman Çoban Köpeği Yavruları

Gerçek Şecere Nedir !...
Türkiye de ve dünya da ticari anlamda büyük rantı olan bir köpek ırkıdır. Bu nedenle bu köpek ırkını temsil eden bir çok federasyon ve dernek kurulmuştur ve bu dernek ve federasyonlar şecereli yavru adı altında yavru satışı yapmaktadır ancak WUSV yani Almanya federasyonuna bağlı şecereli köpek demek bu ırkı koruma altına almak anlamına gelmektedir. WUSV şecereli yavru almanız durumunda sağlıklı, karakteri sağlam, ırk standartlarını % 100 taşıyan kaliteli bir yavru köpek sahibi olur ve erişkin olma durumunda herkesin hayranlıkla izleyeceği bir dost edinme şansını büyük ölçüde garantilemiş olursunuz. Bu federasyon ve Türkiye deki tek yetkili Dernek üyesi Üreticilerin uymaları gereken bir çok yönetmelik vardır WUSV Şecereli aldığınız yavrunun anne ve babasının hangi kriterleri yerine getirmesi gerektiğini biliyor musunuz? 1. Ebeveynlerin 24 aylık olmaları 2. HD/ED Röntgen çekimlerinin Derneğimiz Veteriner Hekimleri veya Almanya SV tarafından onaylanması 3. En az BH(Refakat) Sınavını Almanya SV Hakemi eşliğinde başarıyla geçmiş olması 4. Irk Standartları yarışmasında en az ‘’ iyi’’(G)notu almış olması ve DNA sinin yapılmış olması gerekmektedir 5. ACKISD-Körschein Sınavını başarı ile geçmiş olması. Bu şartlarla Irk standartlarına uygun ve sağlıklı Yavrular elde edilmiş olmaktadır Ve Çiftleşme ancak Üretim iznine sahip Köpekler ile gerçekleşebilir.
Çiftleşme tarihinde Çiftleşme Formu eksiksiz doldurularak Erkek Köpek sahibi tarafından federasyona ulaştırılır -Doğum sonrası Dişi Köpek sahibi online Doğum Beyan Formunu doldurarak, doğumu Dernek merkezine bildirir -Yavrular 7 veya 8 haftayı doldurduklarında mikrochip numaraları yapılıp isimleri ile birlikte Şecere talep formu ile birlikte Dernek merkezine bildirilir. -Tüm işlemler eksiksiz yapıldığı taktirde Şecere işlemleri başlatılır. İşte şecere adı altında satılan her yavru bu kriterlerden değildir şecereli bir yavru alırken wusv( Almanya federasyonu) kriterlerine uygun olmasına dikkat edin ve bu kriterlere uygun üretilmiş köpeğin anne ve babasının evraklarını görmeye dikkat edin.
Şecere Nedir? Secereli Yavru, maalesef ki, ülkemizde şecerenin anlatmaya çalıştığı anlamı ve ruhunu bilen sayısı maalesef ki yok denecek kadar az konumdadır. Gün içerisinde yaptığım bir çok telefon görüşmesinde hocam yavrularınız "SRC" var mı yahut şecereli mi? yavrularınız şeklindedir. 90 lı yılların sonlarına doğru ülkemizde bu köpek ırkına karşı talep patlaması yaşanmış ve devamında da, Yavru mutlaka secereli olması konusunda yaygın bir düşünce topluma hakim olmuş durumdaydı. Malum 90 lı yılların sonlarını hatırlarsanız Google amca gibi bir bilgi erişim noktası yoktu ve insanlar bu gibi ırkların saflık ve ırk standartlarını kulaktan duyma yöntemlerle öğrenmeye çalışmaktaydılar. Bu nedenle de o zamanki Türkiye gerçeğinde Alman Çoban Köpeği alacaksan mutlaka Şecere belgesinin olması gerekliliğiydi.
Peki bu durumda Şecere nedir?
Şecerenin kelime anlamı "bir soyun, bir ailenin bilinen en eski atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde gösteren çizelge..." anlamına gelmektedir. Günümüzde gerçek şeceresini doğru belge olarak edinmek maalesef ki zor diyebilirim.
Lakin, son dönemler de türeyen ve köpeğin soy ağacına bakmaksızın sadece köpek sahibinin sözlü beyanı ile şecere veren bir çok federasyon türemiş durumdadır. Yaklaşık 50 TL ile 150 TL arasında bir ücret ödemeniz durumunda sözde Şecere belgesi çıkartma bilmektedir. O halde netice olarak şunu diyebilir miyiz? Şecere günümüz Türkiye'sinde anlam olarak beklentimizi karşılayamayacak bir maddi materyal niteliğindedir.
Tabii ki bu durumda şecereli yavru bu şekilde olmamalıdır. Benim anladığım kadarıyla şecere bir köpek ırkının uluslararası standartlarda üretim izni alınmış damızlık lardan alınan yavru köpeğe verilen belge anlamındadır.
O halde Secereli bir yavru uluslararası federasyondan üretim izin belgesi alınarak eşleştirilip, doğumu yaptırılıp ve uluslararası standartlara uygun olarak tanzim edilen ve onaylanan belgeye sahip olanlardır. Sayfam da bu standartlara haiz Anne ve Babadan üretilen Safkan ve Secereli Yavruları görebileceksiniz.

Alman Çoban Köpeği Standartları

Alman çoban köpeği standartları : Alman çoban köpeğinin tırıs tarzı bir yürüyüşü vardır. Alman Çoban Köpeğinde tırıs yürüyüşünün esprisi tamamen sağlıklı ve safkan bir anatomik yapıya sahip olan bir Alman Çoban Köpeği 10 Km koşmasından daha zor olan bir hareket tarzı olup, Alman Çoban Köpeği yürüdükçe köpeğin sırtının arka eklemlerinin güçlü olduğunun ifadesi olup, güçlü olan bir alman çoban köpeğinin sırtı ve arka bacakları dağılmaz. Yani arka arkanın hareketi vücudun ortasına doğru geldikçe eşit derecede ileri uzanan ön kol sırt çizgisinde önemli bir değişiklik oluşturmaz. Arka kısmın açılarındaki en ufak artış hareketteki gücünün ve dayanıklılığın azalmasına neden olur. Yükseklikle uzunluğun doğru oranı, buna uyumlu bacak kemiği uzunlukları ile birleşince sanki yere yakın bir şekilde kayıyormuş gibi bir hareketin ortaya çıkmasını sağlar. Hafif kaldırılmış kuyruk ve hafifçe öne uzatılmış bir kafa, hareket sırasında hayvanın kulak arkasından kuyruk ucuna kadar çok düzgün hatlı bir kıvrımla hareket etmesini sağlar.

https://preview.redd.it/0vq8n93nnmv41.jpg?width=920&format=pjpg&auto=webp&s=1c93d9f2e4bb4d78af30d5333e7ca9a2caf8594a
https://preview.redd.it/k0dccg4nnmv41.jpg?width=920&format=pjpg&auto=webp&s=e2409a1ec9cd705b6d4d6b0d4f2d759c2972fec3
https://preview.redd.it/5jdmx44nnmv41.jpg?width=900&format=pjpg&auto=webp&s=7e43f6f70b857f691dba8717d6dc30ffadc26a19
https://preview.redd.it/b85j4s3nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=ef6a5c2ee82c4d4e6ab451d3f94fb1e78b1e5f34
https://preview.redd.it/yrsnr84nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=6cc9fc15d1112d0ab9012464d97bbe36e1f3f604
https://preview.redd.it/tpkc2w4nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=dd3fdbf0a0e754471343d4b26ec747204412fdd6
https://preview.redd.it/ttpta35nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=da54b72579008a1637e2236c30711a2cc0c36722
https://preview.redd.it/46c3vp5nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=394d9faf9be2bc7a2a0e6194ec0243d85c86c5e7
https://preview.redd.it/j3w5hq5nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=09b1854dbe6a5f350430eae32eb38dfab38b7b85
https://preview.redd.it/om81iw5nnmv41.jpg?width=641&format=pjpg&auto=webp&s=a963475c8ade09e540578aa41a90fea10ab8ef3c
https://preview.redd.it/hld8196nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=7324673b9bcbb7b47cbc0d4f1382487bda81198f
https://preview.redd.it/3rk62d6nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=1ca576a5f072fa3319ee0e3c63f6b36e71ca7ae6
https://preview.redd.it/gchnzj6nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=67a7897f3c0589e2f89f0d240fc1caa97e6bc379
https://preview.redd.it/k8t6nt6nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=4d390ddbe3a71ebdfb1ef8b5ddf4e211b8d63062
https://preview.redd.it/pdu2317nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=45fe61648019ad54a541166c0cc0da5a63d0e428
https://preview.redd.it/e4r7gu7nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=684e61168b05ec80ce999ee2b883e187038497bc
https://preview.redd.it/uae4f48nnmv41.jpg?width=941&format=pjpg&auto=webp&s=b46082ea436e8f131bb815c375baaa1ff951be22
submitted by kopekkulubu to u/kopekkulubu [link] [comments]


2019.11.19 22:51 fragmanlife Benim Adim Melek Oyunculari Kadrosu Karakterleri (Tum Oyuncular)

Benim Adım Melek Oyuncuları Kadrosu Karakterleri (Tüm Oyuncular) Benim Adım Melek dizisinin yayın tarihi belli oldu. Trt 1 Benim Adım Melek dizisini final yapan Diriliş Ertuğrul’un yerine çarşamba akşamlarına koydu. Benim Adım Melek 25 Eylül Çarşamba 20.00’de TRT 1’de ilk bölümü ile izleyicisi karşısına çıkacak.
Benim Adım Melek dizisi çekimleri 25 temmuz perşembe günü Türkiye’nin açık hava müzesi bölgesi olan Gaziantep Urfa, Mardin ve İstanbul bölgesinde çekilecek; ancak çekimlerin ana merkezi Gaziantep olacak. Benim Adım Melek dizinin başrollerinde Nehir Erdoğan ve Kutsi Uğur Yücel Kaan Çakır Şerif Sezer ve Rabia Soytürk ve Ulvi Kahyaoğlu gibi isimler yer alacak.
Benim Adım Melek dizisinin Yönetmeni Kim?
Benim Adım Melek dizisinin yönetmenliğini uzun yıllardır piyasa da olan ancak çok önemli dizilerde yer alamayan Cem Akyoldaş üstlenecek. Benim Adım Melek dizisinin müziklerini ise bir çok dizinin de şarkısını hazırlayan Aydilge hazırlayıp seslendirecek.
Benim Adım Melek Dizisi Konusu
Benim Adım Melek dizisinde Gaziantep’de doğmuş büyümüş aşık olup kendi nişanından kaçıp sevdiği adam ile Almanya’ya kaçan ancak kanser olup üç çocuğu ile yeniden baba ocağına dönen Melek’in acı dolu hikayesi anlatılacak.
Benim Adım Melek Oyuncuları Kadrosu Nehir Erdoğan (Melek) 39 yaşında olan güzel oyuncu Nehir Erdoğan son yılların başarılı dizi oyuncularından biridir. Özellikle Yabancı Damat ve İkizler Memocan dizileri Nehir ERDOĞAN’ın büyük çıkış yaşadığı diziler oldu. Aslen İzmirli olan Nehir Erdoğan 16 Haziran 1980 de hayata gözlerini açmıştır. Marmara Üniversitesinde İktisat eğitimi alan sonrasında da güzelliğini ve yeteneğini fark ederek Radyo Televizyon okumaya karar veren Nehir Erdoğan önce Koçum Benim dizisinde yer almış diziden sonra da oyunculuk eğitimleri için Amerika’ya gitmiş ve orada yaşamaya başlamıştır. Yabancı Damat dizisinde kadın başrolü teklifi alan Nehir Erdoğan Türkiye’ye dönmüş ve bir çok projede yer alarak ünlü bir isim olmuştur. Son dönemde Fi isimli internet dizisinde ve Kanal D’nin İkizler Memocan dizisi kadrosunda yer alarak kariyerinin zirvesini görmüştür. Yönetmen Ahmet Sesigürgil ile evlenmiş ancak 2017 de eşinden ayrılmıştır.
Melek kendini çocuklarına adamış vefakar bir annedir. Genç yaşına rağmen kendi istek ve heveslerinden çocukları için vazgeçen Melek’in kalbi Halil ile birlikte yeniden aşk için atacak. Alpay’a aşık olan Melek daha 19 yaşında ailesini terk etmiş ve Alpay’ın peşinden gittiği Almanya’da rezil olmuş; ama evine yaptığı hata yüzünden evine dönememiştir. Lenf kanseri olduğunu öğrenen ve çocuklarını Alpay’a kaptıran melek yıllar sonra evine dönmek zorunda kalmıştır. Melek’in ikiz olan bir kızı bir oğlu vardır bir de 5 yaşında oğlu.
Kutsi (Halil) Kutsi’yi Türkiye güzel sesi ve harika şarkları ile tanımıştır. 16 Mart 1973 de Malatya’da dünyaya gelen Ahmet Kutsi Karadoğan sektörde Kutsi olarak bilinmektedir. 2000 yılından beri 19 yıldır piyasa da oyucu, besteci ve şarkısı olarak yer almaktadır. Erol Köse tarafından sesi gark edilen Kutsi Mimarlık eğitimini yarıda bırakarak kaset çıkaran Kutsi Sinem Bayraktutar ile 8 yıllık bir evlilik yapmış bu evlilikten ise Celin Ada isminde bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Şarkıcı Cengiz Kurtoğlu’nun da desteği ile hızlı bir yükseliş yaşayan Kutsi yer aldığı Doktorlar dizisi ile oyunculukta ki yeteneğini de ispat etmiştir. Şuanda 46 yaşında olan yakışıklı oyuncu daha sonra ki yıllarda Huzur Sokağı ve Kalbimde ki Deniz gibi dizilerde de başrol olarak yer almıştır.
Şirinhanların oğlu olan Halil yardımsever ve korkusuz bir adamdır. Melek’e yıllar önce aşık olan Halil Melek’le evlenip, kendilerine ait bir baklavacı açmayı hayal ederken Melek’in onu terk edip gitmesi Halil’in hayatının dönüm noktası olur ve bir daha hiç bir kadına güvenmez. Melek’ten sonra aşka küsen Halil Melek’i aklından silip atamamıştır 20 yıl geçmesine rağmen. Melek Gaziantep’e gelince Halil ve Melek yeni bir aşka yelken açar. Yaşadıklarından sonra kendini aşka kapatan Halil Melek’in Antep’e geri dönmesi ile hayat döner.
Kaan Çakır (Alpay) Kaan Çakır’ı yeni nesil izleyici Bodrum masalı dizisinde hayat verdiği Cahit karakteri ile yakından tanıdı. 1977 de İstanbul Bakırköy’de hayata gözlerini açan Kaan Çakır lise döneminde çok başarılı bir öğrenciydi ancak tüm akademik yeterliliklerine rağmen İstanbul Üniversitesinde oyunculuk eğitimi almak için Konervatuvar okumaya karar verdi. Sonrasında Dormen Tiyatrosunda kendini geliştiren Kaan Çakır ilk olarak 1999 da Bir İstanbul Masalı dizisinde yer aldı ve beğeni topladı. SonrasındaBöyle Bitmesin ve Leyla İle Mecnun dizileri ile tanınan bir isim haline geldi. Son yıllarda ise Bodrum Masalı, Adı Mutluluk ve Diriliş Ertuğrul dizilerinde yer aldığı. Özellikle Diriliş’te hayat verdiği Ögeday Han karakter ile farklı rollerin üzerinden gelebildiğini de göstermiş oldu.
Alpay Melek’in eski kocasıdır. Başa bela bir adamdır. Almanya’da yıllarca çalışmış ama hiç bir işte dikiş tutturamamıştır Melek onu hiç sevmemiş, sevememiştir. Alpay’da sevgiyi Funda’da bulmuştur. Alpay hükümetin çocuklar için verdiği üç kuruşa tamah eder ve yalancı bir dava ile Melek’ten boşanır ve çocuk ücretlerini kendine alır.
Şerif Sezer (Nefise) 1943 Bursa doğumlu olan Şerif Sezer Türkiye’nin en yaşlı ve saygın oyuncularındadır. 76 yaşında olmasına rağmen diri duruşu ile beğeni toplayan ve hala setlerde gençlere taş çıkaran Şerif Sezer ömrünü tiyatro izleyicisine adamıştır. .Şerif Sezer özellikle televizyonda Dila Hanım, Yer Gök Aşk, Lale Devri ve Asmalı Konak gibi çok büyük işlere de kariyerinin son döneminde imza atmıştır. Özellikle tüm dünya da izlenen Karagül dizisinde hayat verdiği Kadriye karakteri ile kariyerinin zirvesine görse de 2018 ve 2019 da yer aldığı Gülizar ve Yüzleşme dizileri beklenen başarıyı yakalayamamıştır.
Nefise Melek’in halasıdır. Karadağların ablasıdır. Nefise yüce gönüllü bir kadındır. Geleneklerine bağlı olan Nefise eşi öldükten sonra anne olamayacağını anlar ve yeğeni Mithat’a annelik yapar; çünkü Mithat’ın annesi onu doğururken ölmüştür.
Mustafa Mert Koç (Ömer Şirhan) Mustafa Mert Koç’u izleyicisi Hayat Bazen Tatlıdır dizisi ile tanıdı. Mustafa Mert Koç son olarak da Şahin Tepesi dizisi ile izleyicisi karşısında yer aldı.Mustafa Mert Koç aslında sosyal medya fenomeni olarak tanınmıştır. 1994 İStanbul doğumlu olan Mustafa Mert Koç Atılım Üniversitesi Siyasal Bilgiler fakültesi mezunudur ama oyuncu olmak için can atmıştır. Hayat Bazen Tatlıdır dizisinde hayat verdiği Onur karakteriyle genç kızların sevgilisi olmayı başarmıştır. Los Angeles’da oyunculuk eğitimleri alan Mustafa Mert Koç Kolpaçino 3. Devre sinema filmi ile oyunculuğa atılmış ve başarıyı yakalamıştır. Mustafa Mert Koç çok kiloluyken tam 35 kilo zayıflayarak büyük bir azim göstermiştir.
Benim Adım Melek dizisinde Ömer Şehit Hüseyin ve Vildan’ın oğullarıdır. Ömer çalışkan ve edepli bir gençtir. Tıp fakültesini bitirmesine iki senesi kalmıştır. Ömer amcası Halil’e en çok benzeyen, pırıl pırıl bir gençtir.El sanatlarında da çok iyidir.
Rabia Soytürk (Defne) 1.66 m boyunda ve 53 kg ağırlığında olan Rabia Soytürk 11 mart 1996 doğumludur ve 23 yaşının içindedir. Aslen İStanbul’lu olan güzel oyuncu Sadri Alışık Kültür Merkezinde oyunculuk eğitimi almıştır. Üniversitede hemşirelik eğitimi alan Rabia Soytürk ilk oyunculuk deneyimini ise bir internet dizisi olan Şahsiyet de yaşamıştır. 2018 de Gülperi dizisinde Selen karakteri ile Türkiye’nin gündemine gelme başarısı göstermiş ve dizi de çok dikkat çekmiştir.
Benim Adım Melek dizisinde Defne Melek’in tek kızıdır. Defne havalı ve güzel bir kızdır. Annesini ve kardeşlerini çok sevmektedir ve ailesine bağlıdır.
Ulvi Kahyaoğlu ( Kerem) Ulvi Kahyaoğlu genç bir tiyatro oyuncusudur. Son olarak Ölmez Ağaç Efsanesi ve Diyelim ki Birlikteyiz gibi oyunlarda yer almıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunudur. İlk dizi deneyimi Bir Doğu Masalı dizisi olacaktır.
Ulvi Kahyaoğlu Benim Adım Melek dizisinde Melek’in haşere oğlu Kerem olarak karşımıza çıkacaktır. Kerem Defne’nin ikizidir. Futbol oynamakta ve annesini Alpay’ın elinden ancak Futbolda başarılı olarak kurtarabileceğini düşünmektedir. Seyit Ali abisi Kerem’i çok sevmektedir. Kerem bazen şımarık tavırları olsa da çoğu zaman melek’in en büyük destekçisi olmuştur.
Poyraz Ar (Seyit Ali) Poyraz Ar tahmini 5 yaşında olan Leyla Şirin Ajansın çocuk oyuncusudur.
Melek’in küçük oğludur. Daha 5 yaşında hayat dolu bir çocuktur. Babası Alpay’ı hiç sevmez; çünkü sürekli annesi ile kavgalarını hatırlamaktadır.
Ece Özdikici (Funda) Ece Özdikici 2 Temmuz 1982 İzmir doğumludur ve Mimar Sinan Üniversitesi Sahne Sanatları mezunudur. 8 yaşından beri sahnede olan Ece Özdikici çocuk oyuncu olarak sektöre girmiş ve oyuncu olarak devam etmiştir. İlk olara Bir Aşk Hikayesi dizisi ile tanınan Ece Özdikici daha sonra Poyraz Karayel’de yer aldı ama dikkat çekmedi. Son olarka Kadın dizisinde Doktor Jale olarak yer almış ve yeniden ismini duyurmuştur.
Funda Alpay’ın sevgilisidir. Alpay’a aşık olan ama risk almayı sevmeyen bir kadındır. Funda Lüks bir hayat sürmeyi ister ve Alpay’ı elinde oynatır.
Zeyno Eracar (Zümrüt Şirhan) Zeyno Eracar 5 Aralık 1970 İstanbul doğumludur ve 49 yaşındadır. Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar mezunu olan güzel oyuncu Kara Sevda dizisinde Fehime karakterin ile tanınmıştır. Hem oyuncu hemde seslendirme sanatçısıdır. Yer aldığı önemli diziler arasında Öyle Bir Geçer Zaman Ki ve Bana Artık Hicran De dizileri vardır.
Şirhan Halil’in annesidir. Zümrüt anlayışlı ve vefakar bir annedir. Bir oğlu şehit olmuştur. Bir oğlu da Melek’in aşkından evlenememiştir. Kocası Cumaali’yi durdurmak da Zümrüt’ün görevidir.
Nizam Namidar (Cumaali Şirhan) Nizam Namildar son olarak Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinde İzzet karakteri ile yer almış ve çok sevilmiştir. 11 ağustos 1961 İstanbul doğumlu olan Nizam Namidar Berlin Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü mezunudur. Oyunculuk eğitimlerini hem Almanya Tiyatrosunda hemde Türkiye’de almıştır.
Cumaali Seyitali’nin çocukluk arkadaşıdır; evlatlarını evlendirerek akraba da olmak isterler. Melek ile Halil’in nişan günü bütün Antep’e duyurulur, herkes davetlidir, ancak aynı gün aile için bir şeref lekesi olarak alınlarına sürülür. Melek oğlunu ortada bırakıp kaçmıştır. Can dostu Seyit Ali artık düşmanıdır.
Hande Kaptan (Kadriye) Hande Kaptan 1985 Ankara doğumludur ve 34 yaşındadır. Bilkent Üniversitesi Müzik Ve Sahne Sanatları Fakültesi mezunu olan Hande Kaptan son olarak Şahane Damat dizisinde yer almış ve rolü ile çok sevilmiştir. Behzat Ç Bir Ankara polisiyesi dizisinde Aslı karakterine hayat vermiştir. Benim İçin Üzülme ve Akasya Durağı yer aldığı diziler arasındadır.
Kadriye Mahmut’un çok sevdiği biricik eşidir. Ev işlerinden kaçan tembel bir gelindir. Karadağların tek gelinidir şimdilik; bir türlü Karadağ ailesine torun veremez.
Muharrem Türkseven (Mahmut) Muharrem Türkseven mayıs 1989 Çanakkale doğumludur ve 30 yaşındadır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi mezunu olan Muharrem Türkseven; Sungurlar, Nizama Adanmış Ruhlar dizileri ile tanınmış ve kendisine bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Son olarak ise İstanbullu Gelin dizisinde Nazif karakteri ile yer almıştır.
Mahmut Seyitali Karadağ’ın büyük oğludur. Kadriye ile evlidir. Kocaman gülümsemesiyle etrafına mutluluk saçan bir adamdır Mahmut; çocukları çok sever.
Saim Güveloğlu (Mithat Karadağ) Kadir Has Üniversitesi’nde mezun olan Saim Güveloğlu hem yönetmendir hemde oyuncu. İki alanda da çok yetenekli olan Saim Güveloğlu 1985 yılnda Adana’da doğmuştur ve şuanda 34 yaşındadır. Bir çok tiyatro oyununda oyuncu ve yönetmen olarak yer almış deneyimli bir isimdir.
Mithat Seyitali’nin sert mizaçlı olan küçük oğludur. Annesi Mithat’ı dünyaya getirirken ölür. Mithat annesinin ölümünden kendisini suçlu tutar. Seyit Ali de Mithat’ı pek kabul edememiştir. Müthat bir anda öfkelenir ve öfkesini kontrol edemez.
Mehmet Çevik (Seyit Ali Karadağ) 1 Aralık 1961 de Kahramanmaraş Elbistan’da dünyaya gelen Mehmet Çevik son dönemlerin popüler konularından Çiftlikbank için yaptığı açıklamalar ile gündeme geldi. 58 yaşında olan Mehmet Çevik Ankara Üniversitesi Dil Tarih Tiyatro mezunudur. 2009 yer aldığı Hanımın Çiftliği dizisi ile yükseliş yaşayan Mehmet Çevik daha sonra Menekşe ile Halil dizisi ile sevilmiştir. Son olarak Diriliş Ertuğrul dizisinde Deli Demir olarak yer almıştır.
Seyit Ali geleneklerine bağlı bir Antepli toprak ağasıdır. Seyit Ali Melek’in babasıdır. Kızını yıllar önce hayatından silmiştir ve asla onu affetmeyi düşünmemektedir.
Zeynep Özder Birde (Başak) Zeynep Özder Birde 1985 Ankara doğumludur ve şuanda 34 yaşındadır. Bilkent Konservatuvar mezunu olan Zeynep Özder Birde Müzik Öğretmenliğinde doktora derecesinde eğitim almıştır. Cumhur Başkanlığı Orkestrasında çalışmıştır. İlk ciddi oyunculuk deneyimini Dila hanm dizisi ile yaşamış sonrasında İntikam dizisinde yer almıştır. uzun süredir ekranlarda görülmeyen bir isimdir.
Başak hastahanede bir hemşiredir. Karadağ’ların akrabasıdır.
Murat Danacı (Avukat İhsan) Murat Danacı 1976 temmuz doğumludur ve şuanda 43 yaşının içindedir. Aslen Manisalı olan Murat Danacı Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı mezunudur. Son olarak Bizim Hikaye dizisinde yer almıştır. 7 sezon Star TV’nin günlük dizisi Beni Affet’de başrol oynamıştır. 2008 yapımı Aşk Yakar dizisi ilk dizisidir.
İhsan başarılı bir avukattır. Halil’in de yakın arkadaşıdır.
Rami Narin 175 cm boyunda ve 73 kg olan Rami Narin ilk olarak 2014 yapımı Ezra dizisinde rol almıştı. Rami Narin son olarak Ağlama Anne dizisinde rol almıştı.
Yağmur Özbasmacı Mermer (Eczacı Seyran) 1987 Ankara doğumlu olan Yağmur Özbasmacı Mermer şuanda 32 yaşındadır. Ankara Hacettepe Üniversitesinde Tiyatro eğitimi alan Yağmur Özbasmacı Mermer bir Ankara dizisi olan Beni Affet de İnci karakterine hayat vermiş ve çok beğenilmiştir. Ankara bölgesinde bir çok tiyatro oyununda yer alan Yağmur Özbasmacı Mermer son olarak Kanal D’de yayınlanan Bir Umut Yeter dizisinde Dilek Akar karakterine hayat vermiş ama dizisi ne yazık ki tutmamıştır.
Seyran Eczacı güzel bir kızdır. Mithat’ın yaralarını tedavi etmiştir. Seyran ve Mithat aşkı Benim Adım Melek dizisinin dikkat çekici ilişkisi olacaktır.
Dilara Yeşilyaprak (Meryem) Dilara Yeşilyaprak genç bir oyuncudur; oyunculuk eğitimlerini tamamlayan Dilara Yeşilyaprak Erdem Ergüney menajerlik ile çalışmaktadır. Dilara Yeşilyaprak dizisinin ilk dizisi Benim Adım Melek dizisi olacaktır.
Dilara Yeşil Yaprak Benim Adım Melek dizisinde Meryem olarak yer alacak. Meryem Halil’e aşık olacak ve onunla evlenmek isteyecek ama Halil evlenmeye yaklaşmayacak.
Gamze Doğanoğlu (Zehra) Gamze Doğanoğlu 1996 İstanbul doğunlu genç oyuncudur. Haliç Üniversitesinde Tiyatro eğitimi almıştır. Bir çok reklam filminde yer alan Gamze Doğanoğlu son olarak Kalbimin Sultanı dizsiinde Gülfidan olarak yer almıştır. Tadım ve Akbank firmalarının reklam filmlerinde de yer alan güzel oyuncu Gamze Doğanoğlu Benim Adım Melek dizisi ile önemli bir gelişim fırsatı yakalamıştır.
Zehra Başak’ın kızıdır. Üniversiteye hazırlanan bir kızdır. Ömer’e aşıktır.
Yağmur Uzunoğlu (Ünzile) Yağmur Uzunoğlu 1992 Ankara doğumludur ve 27 yaşındadır. Mamak Kültür Merkezinde aldığı tiyatro eğitimi ile oyunculuğa adım atan Yağmur Uzunoğlu Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümünden 2019 da mezun olmuştur. Yağmur Uzunoğlu daha önce bir dizi de yer almasa da bir çok tiyatro oyununda yer almış deneyimli ve güzel bir isimdir.
Yasak Elma Fragman Kadın Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Elimi Bırakma Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Dizi Fragmanlar Yeni Fragmanlar Sesli Chat Zalim İstanbul Fragman Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Çocuk Fragman Güvercin Fragman Ferhat İle Şirin Fragman Sevgili Geçmiş Fragman Aşk Ağlatır Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.06.11 16:42 fragmanlife Zalim Dizisi Oyunculari Kimler Kadrosu Yapimcisi Yonetmeni Konusu ozeti

Zalim Dizisi Oyunculari Kimler Kadrosu Yapimcisi Yonetmeni Konusu ozeti ATV ekranlarında 2019 yılında yeni dizilerden birisi de Zalim dizisi oldu. Geçtiğimiz günlerde hercai dizisini duyuran ATV cuma günü final yapan Şahin Tepesi isimli dizinin yerine yayınlanacak yeni diziler arayışına girdi ve koliba film ile anlaşarak yepyeni bir dizinin ilk sözleşmesini imzaladı. Koliba film’in ATV için yapacağı yeni dizinin adı Zalim olacak.
Zalim Dizisi Hakkında Bilgiler Zalim dizisi adından anlaşılacağı üzere zorba bir iş adamının sahip olmak istediği güzel bir kızın sevdiği ile yaşadıkları zor günleri anlatan güzel bir aşk hikayesi olacak. Daha önce Zalim İstanbul diye duyurulan ancak daha sonra sadece Zalim adıyla devam eden dizinin ön sözleşmesi ATV ile koliba film arasında geçtiğimiz günlerde imzalandıktan sonra dizinin yapım çalışmaları için girişimlere başlandı.
Zalim dizisi ATV ekranlarında oyuncu kadrosu kurulduktan hemen sonra deneme çekimlerine başlayacak deneme çekimlerden sonra da tanıtım pozları ve fragmanlar için çekimler devam edecek. Oyuncu kadrosu henüz belli olmayan Zalim dizisi ileriki günlerde çalışmalara başlayacak ve önce başrol daha sonra da yardımcı roller için birçok oyuncu ile görüşmeler sürecek. özellikle geçtiğimiz günlerde final yapan ATV de iki dizinin kadrosundan da isimlerin bulunacağı ki bu diziler Cuma günü yayınlanan Şahin Tepesi dizisi ve pazar günleri ekrana gelen Ağlama Anne dizisinden oyuncuların da yer alacağı bize gelen tüyolar arasında.
Zalim Dizisi Oyuncuları Kimler
Koliba film’in daha önce yapmış olduğu diziler oldukça başarılı ve televizyon ekranında uzun süre kalabilen dizilerin olduğu için yeni dizi Zalim oldukça merak konusu oldu. Koliba film daha önce Fatih Harbiye, Yeter, Kanatsız Kuşlar, Evlerden Biri, Türkan, Canan gibi dizilere imza atmış ve uzun ömürlü olan bu diziler galiba filmin kalitesini ve başarısını da gözler önüne sermiş ve bir çok dizi Atv ekranlarında yayınlanmıştı.
Zalim Dizisinin Konusu Özeti tanıtım fragmanıZalim Dizisinin Oyuncuları Kimler Kadrosu Yapımcısı 2019 yılının Şubat ayına ‘Hercai’ dizisini hazırlayan Ay Yapım yine ATV ekranlarında yayınlanacak Zalim dizisi içinde koliba film’in öncülüğünde ATV’den yepyeni bir dizi daha gün saymaya başladı. Zalim dizisinin oyuncu kadrosunda kimler olacak ileriki günlerde belli oldukça buraya yazmaya çalışacağız ve hem Zalim dizisinin başrol oyuncularını hem de Zalim dizisinin yardımcı rollerini sizlere detaylarıyla burada yazma fırsatı bulacağız.
Atv Zalim Dizisi Konusu Özeti Ne Zaman başlayacak? Yapımcılığını Koliba Film’in üstleneceği Zalim isimli dizinin hazırlıkları başladı. Zalim dizisinin konusu nedir özeti nedir yukarıda kısaca değinirsek de daha geniş açıklamaları ilerleyen günlerde burada sizlere duyuracağız. 2019 yılının Mart ayında yayında çıkması planlanan dizinin cast çalışmaları da start aldı. ”Zalim” dizisi 2019 yılında Mart ayında ATV’de olması tahmin ediliyor. Sizlerde Zalim dizisi ile ilgili yorumlarınızı görüşlerinizi oyuncu kadrosundaki isimlerin oyunculuk yeteneklerini aşağıya yazabilir Zalim ile ilgili yorumlarınızı burada diğer okuyucularımıza iletebilirsiniz Şimdiden teşekkür ederim hakkında Yazdığınız yorumlar için Hepinize ayrı ayrı müteşekkir olduğumuzu bildiririz.
Atv Zalim Dizisi oyuncuları kimler bilgilerZalim Dizisi Oyuncuları Kimler Kadrosu Yapımcısı Yönetmeni Konusu Özeti hakkında detaylı bilgiler.. Zalim dizisi ne zaman başlayacak: Zalim dizisinin kesin başlama tarihi Henüz belli değil ancak ATV ekranlarında Mart ayında başlaması bekleniyor. Zalim dizisinin oyuncu kadrosunda kimler var: zalim dizisi ile ilgili oyuncu açıklamaları henüz gelmedi ancak ilerleyen günlerde Zalim dizisinin oyuncuları tek tek belli olacak Biz de buradan sizlere detaylı bilgilendirme yapacağız.
Zalim Dizisi Oyuncu Kadrosu Yapımcısı Yönetmeni Senaristi Nerede Çekiliyor Konusu ve Özeti Nedir? Zalim dizisi hangi kanalda yayınlanacak: Zalim dizisi Atv ekranlarında yayınlanacak koliba film tarafından izleyicilere sunulacak. Koliba film ATV için yapacağız Zalim dizisi ile yine uzun ömürlü bir diziye imza atmak istiyor Çünkü daha önce yaptığı diziler oldukça başarılı olmuştur. Zalim dizisinin konusu özeti nedir: Atv’de yayınlanacak olan zalim dizisinin konusu bir mahallede yaşayan oldukça güzel bir kızın sevdiğinin ellerinden koparmak isteyen Zalim bir iş adamının, zengin birinin ona sahip olmak için yaptıkları ve yaşattıkları konu ediniyor.Koliba film Zalim Dizisi oyuncu kadrosu
Zalim Dizisi Atv ekranlarında 2019 Mart ayında başlayacak, Zalim dizisi Oyuncuları Kimler Zalim dizisi Kadrosu Yapımcısı Yönetmeni ve Zalim Dizisinin Konusu Özeti tanıtım fragmanı burada sizlere sunulacaktır.. Zalim dizisi kaç bölüm sürecek ne zaman bitecek: Zalim dizisinin kaç bölüm süreceği şimdiden belli değil Çünkü diziler Eğer tutulursa uzun devam ediyor ancak izleyici beğenmez reytingleri düşük gelirse oldukça kısa sürede erken final yapan ekrana veda edebiliyor O yüzden şimdiden söylemek oldukça zordur. Zalim dizisi şarkıları şiirleri: Zalim dizisi ile ilgili şarkıları müzikleri buradan sizlere detaylarıyla duyurmaya çalışacağız Şimdilik fragman çıkmadan bu konuda detaylı bir bilgiler vermemiz oldukça zor. Zalim dizisinin nerede çekildiği hangi ilde ilçede Zalim dizisinin seti kuruldu: Zalim dizisi nerede çekiliyor sorusuna Şimdilik bizi çıkmadan başlamadan bir yanıt veremiyoruz ancak Zalim dizisinin adı daha önce Zalim İstanbul olduğu için İstanbul’un arka semtlerinde başlayan bir hikayenin muhitlerde devam edeceğini tahmin ediyoruz.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.02.14 15:28 naturbes Demir Nedir? İnsan Sağlığı İçin Demir Minerali

Demir minerali vücudumuz için olmazsa olmazlardan biridir. Çünkü vücutta oksijenin taşınması gibi çok önemli bir görev üstlenmektedir.
Demir minerali çocuk gelişiminde de çok önemli bir ol oynar. Aynı zamanda da bağışıklık sistemini düzenler ve güçlendirir. Ancak en önemli görevi oksijeni taşıyan kırmızı kan hücrelerinde bulunan hemoglobini üretir. Eğer demir eksikliği söz konusu olur ise hemoglobin ve dolayısıyla kırmızı kan hücresi de düşer. Bu da vücuda alınan oksijeni azaltacağından organlarda derin doku tahribatları söz konusu olabilir.
Bu duruma demir eksikliği anemisi denmektedir. Tedavisi demir ilaçları ve demir ağırlıklı beslenme ile mümkündür. Yapılan bir araştırmaya göre toplam kadın nüfusunun yüzde 35’i, erkek nüfusunun yüzde 20’si ve gebelerin yüzde 50’si demir eksikliği anemisi ile karşı karşıyadır.

Demir Eksikliği Anemisinin Belirtileri Nelerdir?

Demir eksikliği anemisi kişinin kendisinin anlayabileceği bir durum değildir. Ancak sağlık kontrollerinde, uzman bir doktor tarafından iletilir. Ancak bazı belirtiler, demir minerali ölçümü için işaret vermektedir. İşte bu belirtiler,
İleri düzey demir eksikliğinde kişinin toprak ve buz yemeye isteklilik, çarpıntı durumu, huzursuz bacak sendromu gibi durumlarda artış söz konusu olacaktır.
Vücudumuzda Demir Eksikliği Olduğunu Nasıl Anlarız?
Aslında demir eksikliğinin var olup olmadığını kişi kendi başına anlayamaz. Ancak bazı belirtiler ile hastaneye başvurabilir ve konu hakkında tetkikler yaptırabilir. İşte olası demir eksikliği durumunda söz konusu olabilecek bazı konular,
Neden Demir Eksikliği Durumu Söz Konusu Olur?
Demir eksikliği aslında tek bir nedene bağlı ortaya çıkmaz. Folik asit, B12 ve kansızlık durumları demir eksikliğini de beraberinde getirecektir. Ayrıca demir eksikliğinin en büyük nedenlerinden biri de yanlış beslenme alışkanlıklarıdır. İşte hem yetişkinlerde, hem de çocuklarda demir eksikliği nedenleri,
Demir Eksikliğin Giderilmesi İçin Beslenme Nasıl Olmalıdır?
Öncelikle demir eksikliğinden korunmak gerekmektedir. Bunun için taze meyve ve sebzeler, baklagiller çokça tüketilmelidir. Ayrıca C vitamini demirin bağırsaklardaki emilimini artıracağından sıkça tüketilmelidir. Tabi kafeinden uzak durmak ve çay, kahve tüketimini de azaltmak gerekmektedir. Ayrıca kepek de demir emilimini azaltan besinlerdendir. Bu nedenle çok sık tüketilmemeye dikkat edilmelidir. Kısacası demir emilimini artırmak ve demir eksikliğinden kurtulmak için tüketilecek besinler şöyledir,
Demir dendiğinde akla ilk olarak ıspanak gelmektedir. Ama kırmızı etin demir konusunda oldukça bonkör olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca yumurta sarısı, balık ve tavukta da bol miktarda demir bulunmaktadır. Eğer kişi vejetaryen bir yaşam sürüyor ve hayvansal gıdalar tüketmiyor ise kaçınılmak demir anemisi hastasıdır. Çünkü hayvansal gıdalardaki demir oranı ile bitkisel gıdalarda bulunan demir oranı asla karşılaştırılamaz.
İşlenmiş gıdaların faydadan çok zarar vereceği unutulmamalıdır. Bu nedenle demir eksikliğine iyi gelen gıdalar aynı zamanda taze ve mevsiminde olmalıdır.
En iyi vitamin olarak lanse edilen Naturbes Vitasmin içindeki 43 etken maddeden bir tanesi de demir minarelidir. 2018 yılında tüketiciler ile buluşan Vitasmin vitamin kapsülü satış noktaları için eczane listesi ‘ni inceleyebilirsiniz.
submitted by naturbes to u/naturbes [link] [comments]


2019.02.14 08:07 KuluckaMakinesi Yumurta inkübatörü

Bir inkübatör, kuluçka makinesi veya inkübatör, tavukların filiz yumurtalarından kaçması için uygun koşulları sağlayan bir cihaz olarak adlandırılır. Doğal inkübasyonda, yumurtaların sıcaklığı, nemi ve rotasyonu, yumurtadan çıkma için annenin tavuğu tarafından sağlanır. Ancak tavuklarda, bu elementlerin yapay inkübasyonu düzenlenir. Günümüz kuluçka makinelerinde kuluçka verimliliğini artırmak için yapay zeka ve ultra hassas sensörler gibi teknolojiler kullanılmaktadır.

Yapay inkübasyon koşulları

Annenin Kerç sırasındaki tavuğu veya tomurcukların yumurtaları üzerinde uyması, sıcaklık, nem ve oksijen temini için uygun koşullar sağlar ve gagasını kullanarak yumurtaların dönmesini gerçekleştirir. Bir inkübatör veya inkübatör, yapay inkübasyon için bu koşulları sağlamaktan sorumludur. Bu koşullar aşağıdaki gibidir:

Sıcaklık: Kuşları kuluçkalamak için en uygun sıcaklık genellikle 37,8 santigrat derecedir. Bu miktarın yüksek veya düşük sıcaklığı, tükürük yumurtaların kaybına neden olur. İnkübatör, bir soğutucu kullanarak cihazın içinde en uygun sıcaklığı sağlar.

Nem: İnkübasyon için optimum nem% 55 ile% 65 arasındadır.

Klima ve Oksijen Dağıtımı: Embriyo için gereken oksijen, kabuk içine gözeneklerden geçirilir ve karbondioksit salınır. Kuluçka için oksijen miktarı% 10 ila% 20 arasındadır. Oksijen konsantrasyonundaki yüzde bir azalma için, inkübasyon verimliliğinin yüzde 5'i azalır. Ayrıca, havadaki karbondioksit konsantrasyonu% 5'e ulaşırsa, inkübasyon mümkün olmaz ve embriyo yumurta içinde kaybolur.

Yumurta dönüşü: Dönen yumurtalar, filizlerin yumurta kabuğuna düşmesini önlemek için gereklidir. Normal inkübasyonda tavuk, gagalarını kullanarak genellikle yumurtaları günde 6 kez döndürür. İnkübatör, yumurtaları her dört saatte bir döndürür.
Stiller ve yöntemler

Modern elektrikli tarama cihazları, ısıtma elemanları ile ısıtılır. Termal elemanların ürettiği ısı, termoplastik (termostat) tarafından sürekli kontrol edilir. Kuluçkahaneler, tavuk yetiştirme tesislerine sahip bir çiftlik evinde kullanılabilir ya da kuluçkalandıklarında bir yumurtadaki kurum içi ve tavukları gözlemlemek için ortak bir sınıfta kullanılabilir. Bazı endüstriyel kuluçka makinaları 124,416 yumurtaya kadar dayanabilecek kadar büyüktür. Bu hackleme makinelerinin bazıları sadece birkaç yumurta tutabiliyor.

Av makinesi, kontrol gerektiren sıcaklık ve nem gibi çevresel koşullar için bir cihazdır. Bu makine genellikle bakteri, kuluçka veya yapay yumurta kuluçka yetiştirmek ve yetiştirmek veya kimyasal veya biyolojik reaksiyonlar için uygun koşulları sağlamak için kullanılır. Sadece kuşlar için değil, aynı zamanda sürüngen tohumları için de kullanılır. Cihaz aynı zamanda bir annenin ısı sağlamasına gerek kalmadan embriyonun yumurta içinde büyümesini sağlar. Yumurta civcivleri yaklaşık 21 gün sonra yumurtadan çıkarlar, ancak yumurtaların daha kısa veya daha uzun süre çalışmasını gerektiren diğer kuş türleri. Bir kuluçkahane, yumurta için en iyi ortamı ve koşulları ayarlayabilmelidir, çünkü sıcaklık, nem ve yumurta dönmesi gibi faktörler belirli bir zamana sahiptir ve gerektiği gibi döndürülmelidir çünkü aslında bu makine tavuk rolünü oynar. Anne normal yumurtada oynar. Yumurtadan çıkma makinesi ayrıca normal koşullarda yumurtalara zarar verebilecek dış tehditleri ortadan kaldırarak tavuk yumurtasının üretilmesine izin verir. Modern tavuk yetiştiriciliğinin amacı, çok sayıda bir günlük güçlü civciv üretmektir. Tavuğun embriyonik aşaması, farklı çiftlik koşullarında civcivlerin performans ve bireysel direnciyle doğrudan ilişkilidir. Bu, aynı anda diğer kuşları kuluçkalamak için ve kuşları büyütmek için iyi olan aynı kuluçka makinesinde aynı olabilir.

Kuluçka yöntemleri

Endüstriyel inkübatörlerde, inkübatör kullanmanın iki yaygın yolu vardır. Tek kademeli inkübatörlerde, inkübasyon makinesi aynı yaş embriyosunda yumurta içerir. Tek kuluçkahane avantajı, hava koşullarının büyüyen embriyonun ihtiyaçlarına göre ayarlanabilmesidir. Çok aşamalı civcivlerde, regülatör homojen olmayan embriyolara sahip, genellikle 6 veya 3 yaş grubu içeren yumurtalar içerir. Sonuç olarak, hava koşulları büyümekte olan tüm fetüslerin ihtiyaçlarına göre ayarlanamaz ve uzlaşma, düzenleyicideki yaş grupları için en iyi koşulları sağlayabilecek şekilde olmalıdır. Çok aşamalı bir inkübatörde, daha büyük embriyolar tarafından üretilen ısı, aynı makinede daha genç embriyoları ısıtmak için kullanılır. Başarılı olmak için, fiziksel talebe bağlı olarak farklı fiziksel ve çok aşamalı ekipman da kullanılmalıdır. Pek çok endüstriyel üretici geleneksel tek kademeli cihazları kullanır, ancak gerçek bir tek kademeli (GERÇEK Tek kademeli) mevcuttur. [1]
İnkübatör tipleri

Kuluçka cihazlarının kapasitesi, sığabilecek yumurta sayısına göre belirlenir. Günümüzde, kuluçkalama için kuluçka makineleri, yüzlerce yüzlerce yumurtadan, minyatür, orta ve makro kapasitede üretilmektedir.

Minyatür veya ev inkübatörü: Mini veya ev inkübatörü, 150 yumurtadan daha az kapasiteye sahip bir cihaz olarak adlandırılır ve en çok yerli ve küçük inkübatörler için kullanılır.
Orta veya yarı endüstriyel inkübatör: Orta veya yarı endüstriyel inkübatör, genellikle 150-2000 yumurta arasındaki kapasitelerde üretilir ve kuşlar ve kümes hayvanları yetiştiricileri gibi küçük endüstrilerde inkübasyon için kullanılır.
Makro veya endüstriyel inkübatör: 2000'den fazla yumurta kapasitesine sahip ve büyük miktarlarda inkübe etmek ve bir il, bölge veya ülkede insan gıda ihtiyaçlarını karşılamak için bir makro veya endüstriyel inkübatördür.

Modern inkübatörlerin özellikleri

Muhafaza:

Eski moda inkübatörlerde, makinenin gövdesini veya bölümünü yapmak için metal kullanılmıştır. İzolasyonun ısıya uygun olmaması ve cihazın içindeki sıcaklığı en iyi şekilde korumamasına ek olarak paslanması inkübasyon verimini azaltır. Günümüz inkübatörlerinde bu sorunun üstesinden gelmek için metal yerine PVC gibi malzemeler kullanılmaktadır. Ayrıca PVC, metale göre daha yüksek dezenfeksiyon oranına sahiptir.

Yapay zeka:

Modern inkübatörler nemi ve optimum sıcaklıkları ayarlamak için yapay zeka ve bulanık mantık kullanırlar. Bu teknolojiyi kullanarak, cihaz öğrenebilir ve sensörden sıcaklık ve nem bilgilerini alarak, ısı ve nem oluşturmak için diğer parçalara talimatlar gönderir. Yapay zekayı kullanarak, bölme açık olsa bile, cihaz sıcaklığı ve nemi ayarlayabilir.

Sıcaklık ve nem sensörü:

Sensör, inkübatördeki en önemli bileşenlerden biridir ve herhangi bir bozulma, optimum sıcaklık ve nem eksikliği nedeniyle balgam yumurtalarının kaybına neden olabilir. Akredite markalar Günümüzde kuluçka makineleri kuluçka yapmak için askeri ve tıbbi uygulamaları olan hassas sensörler kullanmaktadır.

Nem Sağlama:

Eski moda inkübatörlerde nem sağlamak için bir kap su ve sünger kullanıldı. Günümüz kuluçka makineleri, nem sağlamak için selüloz pedler ve su pompaları ve ultrasonik teknoloji gibi teknolojiler kullanır. Nano ölçekli teknoloji kullanılarak yapılan selülozik ped, hacminin 10 katına kadar saklayabilir. Ultrasonik teknoloji ayrıca su moleküllerini ayırmak ve nem oluşturmak için ultrasonik dalgalar kullanır.

Yumurtaların 360 derece dönmesi

Kuluçka sistemindeki yumurtaların dönme işlemi, dönme yumurtalarının dönmesi, motor gücünün kayadan omuzlara aktarılmasıyla gerçekleştirilir. Eski inkübatörlerde, eski rotasyon sistemi 90 derece idi, ancak evdeki inkübatörlerde, yumurtaların döndürülmesi için 360 derecelik rotasyon sistemi kullanıldı.

Kuş Kuluçka - Her Omuz

Modern inkübatörlerde, çok yönlü ve sıralı omuzlar kullanılarak, kuluçkalık yumurtalar kuşları kuluçkalamak için kullanılabilir. Bunu yapmak için, omuzları içine yumurta koyun ve kuş türünü seçmek için cihazdaki düğmeleri kullanın. Cihaz inkübasyon için gerekli sıcaklık ve nemi, kuş türüne göre otomatik olarak ayarlar. Çok yönlü omuzları kullanarak aynı zamanda farklı türdeki kuşlardan yumurtaları da inkübe edebilirsiniz.
Kuluçka makinesi geçmişi
İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de yayınlanan ve yayınlanan bir dergi kuluçkahaneyi (tahta kutu, ılık su ve perde) tanıtmaktadır. Tarama yöntemlerinden biri, yumurtaları ısıtmak için çürük gübrenin ısısını kullanmaktır. Mısırlılar kuluçkahaneden daha iyi durumdalar, altta ateş kullanan silindirik bir bina var. Yumurtadan çıkan yumurtalar, kısmen külle kaplı ters bir koniye, yumurtaların külün üzerinde dokuma bir sepet içinde bir külahın üzerine yerleştirildiği yere yerleştirilir. Binada ayrıca dumanla kaplı bir çatıya sahiptir, ancak yağmurun girmesini engeller. M.Ö. 400 yılında Aristo, Yunanistan'ın eski çağlarında kadınların kendilerini sıcak tutmak için göğüslerinin altına yumurta koyduğunu kaydetmiştir. Makine kuluçkahanesi 1749 yılına kadar icat edilmedi, Paris'te Ramour tarafından icat edildi. İlk ticari otomobil 1881'de Herson tarafından icat edildi.

https://www.kulucka-makine.com/
submitted by KuluckaMakinesi to u/KuluckaMakinesi [link] [comments]


2019.01.15 21:49 fragmanlife Hayat Sarkisi dizisi konusu ve oyunculari

Hayat Sarkisi dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Mudanya yakınlarındaki Işıklar Köyü'nde doğup büyümüş olan Bayram ve büyürken tek arkadaşı olan kan kardeşi Salih, aralarındaki bir anlaşmazlığı tatlıya bağlamak için çocukları Melek ile Kerem’i küçük yaşta nişanlarlar ve çocuklar büyüyüp evlenme çağına gelene kadar da farklı şehirlerde yaşamlarını sürdürmeye devam ederler.
İki çocuk sahibi olan Bayram, ailesi ile yerleşmiş olduğu İstanbul’da işlerini geliştirip büyük bir servete sahip olsa da verdiği sözü unutmaz. Genç oğlu Kerim’i üniversiteden mezun olduğu gün yanına alarak Işıklar Köyü'nde iki kızı, Hülya ve Melek ile yaşayan Salih’in kapısını çalar. Salih de verdiği söze sadıktır ve Bayram’ın gelişi ile çocukların düğün kararını kesinleştirirler. Oysa her iki ailenin çocukları geçen yıllar içerisinde kendilerine ait birer hayat kurmuş ve farklı sevdalara ve hedeflere yönelmiştir. Gençler kendi aralarında bu mecburi evlilikle ilgili kararlar alıp, buldukları çözümlerle rahatlasalar da; hiç hesaba katmadıkları Hülya’nın planları çoktan devreye girmiştir.
Yapım : Most Production Yapımcı : Gül Oğuz Uygulayıcı Yapımcı : Soner Güven Genel Koordinatör : Gülay Budak Mercan Yönetmen : Cem Karcı Senaryo : Mahinur Ergun Görüntü Yönetmeni : Aras Demiray Genel Sanat Yönetmeni : Emine İnan Sanat Yönetmeni : Pınar Yavuz Oyuncular : Burcu Biricik (Hülya), Birkan Sokullu (Kerim), Tayanç Ayaydın (Hüseyin), Ecem Özkaya (Melek), Ahmet Mümtaz Taylan (Bayram), Seray Gözler (Süheyla), Deniz Hamzaoğlu (Kaya), Pelin Öztekin (Zeynep), Deniz Altan (Bade), Aydan Taş (Nilay), Olgun Toker (Mahir), Almila Bağrıaçık (Filiz), Serap Önder, Pınar Hamzaoğlu (Ceylan), Sibel Melek Arat (Küçük Hülya), Taha Yusuf Tan (Küçük Kerim), Aden Duru Orak (Küçük Melek), Elif Sevinç (Küçük Nilay)
Ahmet Mümtaz Taylan Bayram Cevher
Ailenin başı. Becerikli, çok zengin bir madenci. Mudanya köyleri kökenli, hafif lehçeli, dediği dedik bildiğini okuyan tipik sert baba figürü. Heyecanlı, tutkulu, çapkın, aynı zamanda karısından çekinen, aile düzenine aşırı önem veren, evini de şirketlerini de mutlak bir hakimiyetle yöneten, çizginin dışına çıkan olunca köpüren , ailesi ile çatışmalar sertleşince kopma noktalarına gelmeden anında geri basan bir tip. Oğullarına aşırı düşkün, bunu onları kendisine körü körüne tabi etmeye çalışarak gösteriyor! Enerjik, sinirli, kolay parlayan ama kolay geri basan, hareketli ve girdiği yere anında hakim olan insanları avucuna alan, çok kızsa da elinden olmadan insanın sevdiği bir tip.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Ankara / 12.09.1965
EĞİTİM DURUMU : Hacettepe Üniversitesi - Tiyatro
Seray Gözler Süheyla Cevher
Bayram’ın eşi. Kerim ve Hüseyin’in anneleri. Mudanya zenginlerinden bir ailenin kızı. Bir tek ablası hayatta. Lise mezunu ev kadını. Çok alımlı. Kendi serveti de var, ancak kocasına çok saygılı ve geleneksel bir eş rolünde. Bayram’dan çok çekiniyor ama canına tak ettiğinde veya çocukları söz konusu olduğunda tavır koyuyor. Hamarat, yemek vs. konusunda master derecesinde bilgili. Çekinmeden girer, yemek yapar. Hizmetçilere çok hakim. Telaşe memuru çok heyecanlı, duygulu, sulu göz, sürekli kaygılı ve yüreği ağzında bir hayatı var kocası yüzünden. Tatlı bir kadın. Kalbi altın gibi. Dindar. Arada gelinlere yetkilerini acımasızca kullanır her kayınvalide gibi ve kendi hükmetme alanına kimse burnunu sokamaz. Şık giyinir.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Adana / 27.09.1961
EĞİTİM DURUMU : Mimar Sinan Üniversitesi - Tiyatro
Birkan Sokullu Kerim Cevher
Evin yakışıklı küçük prensi. Çok şımartılmış. Varlığın içine doğmuş, bilime meraklı, baba zoru ile Berlin’de maden mühendisliği okurken, birinci sınıf sonunda rotayı çevre mühendisliğine çevirmiş. Doğal hayat sever, masasını ve okumayı da çok sever, bilimsel alanda kariyer yapmaya kitaplar yazmaya odaklı. Bu tutkusuna engel olabilecek her şey sinirini bozuyor. 19. yüzyıl aristokrat adamları gibi yaşıyor. Aşk ilişkileri, teflon gibi üzerinden akıyor. Duygusal olarak derinlemesine bağlanmayı bilmiyor. Hülya ile anlaşmalı bir evlilik yapıyor ve ona duyduğu aşk ile öfke arasında gidip gelerek geçiyor yaşamı.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İstanbul / 06.10.1985
EĞİTİM DURUMU : Maltepe Üniversitesi - Radyo - TV Programcılığı
Burcu Biricik Hülya Çamoğlu Cevher
Salih’in küçük kızı, Bayram’ın gelini, Kerim’in karısı. Kerim’e 8 yaşından beri aşık. Daha gençken yoksullukla bilenmiş, içi isyan ve öfke dolmuş. Hülya çok zengin ve yenilmez olmaya yemin etmiştir ve bu yolda ne gerekiyorsa yapacaktır. Çeşitli entrikalarla Kerim ile evlenmeyi başarır; ancak bu zoraki evlilik ona büyük acılar getirecektir. Çok zeki, çekici ve tehlikeli bir kadın. Kerim için nefes alır. Gözü kara bir aşk duyar kocasına.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Antalya / 04.05.1989
EĞİTİM DURUMU : Ege Üniversitesi - Arkeoloji
Tayanç Ayaydın Hüseyin Cevher
Büyük oğul. Çok güvenilir, zeki, yakışıklı, duygusal zekası da gelişmiş iyi eğitim almış; hem sahada hem teoride bilgisi olan bir iş adamı. Babasının projesi. Küçük yaşlarda hiçbir taviz verilmeden iş alanında yetiştirilmiş, sorumluluk verilmiş. Kendi yaşamını hep ikinci planda tutmuş, ailenin ve şirketin çıkarları için yaşamış. Zeynep ile evli bir çocukları var.
Ecem Özkaya Melek Çamoğlu
Hülya’nın ablası. Kendisini tüm ailenin annesi yerine koymuş. Annesi hastaymış ve erken ölmüş. Hülya’nın hayallerini desteklemiş, ikinci planda kalsa da içinde tutkulu ve hayat dolu bir kadın var. Güzel, derinlikli, çok becerikli, duygulu bir kadın. Kırda küçük bir lokantası var.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İstanbul / 25.06.1988
EĞİTİM DURUMU : Maltepe Üniversitesi - Radyo ve Televizyon
Pelin Öztekin Zeynep Cevher
Hüseyin’in karısı. Babasının ve Bayram’ın çıkarları gereği eve gelin gelmiş. Eski bakan kızı. Biraz balıketi imiş, doğumdan sonra iyice kilo almış. Yüzü çok güzel... Hüseyin’e görür görmez çok aşık olmuş. Özel bir kolej mezunu, liseyi bitirip evlendiği için okumamış. Erkek egemen kuralları olan bir hayata uyum göstermekte zorlanmamış, zamanla iş kadını olma merakı gelişiyor. Hülya’yı ölümüne kıskanıyor, gizli gizli onun gibi olmak istiyor... Haset, arkadan iş çeviren, kendisini her konuda yiyip bitiren yorucu bir kadın. Kocasının sevgisizliğini seziyor ve mutsuz. İyi bir anne. Geveze ve çok meraklı.
Olgun Toker Mahir
Filiz’in eski sevgilisi, Hülya’nın tüm işlerini halleden adam. Serseri görünüşlü, uyuşturucu işinden ufak tefek soyguna kadar bulaşmadığı kalmamış. Hülya ile tanışınca düzenli bir işe kavuşuyor. Öl dese ölecek pozisyonda adamı oluyor Hülya’nın. Bunun altında aldığı iyi paranın yanı sıra kıza duyduğu büyük mesleki hayranlık var. Çok enerjik ve becerikli olabiliyor, zaman zaman çöküyor ve içkiye gömüyor kendisini.
Almila Bağrıaçık Filiz
Kerim’in eski sevgilisi, Mehmet’in biyolojik annesi. Almancı, orta halli bir Türk ailenin çok güzel kızı. Rahat tavırlı, vurdumduymaz biraz içkici, biraz rocker bir kız olarak yaşamını sürdürürken Hülya’nın yaşamına girmesiyle hem paraya hem daha büyük beklentilere kavuşur. Yavaş yavaş elindekiler yetmeyecek ve Hülya’ya sattığı çocuğunu kullanarak bela olacak. Kötü bir anne, değerlerini kaybetmiş bir insan. Maddi isteklerinin esiri.
Deniz Altan Bade Cevher
Tam bir vahşi olarak eve geliyor. Giyimi, tavrı isyankar. Bayram suçluluk duyguları ile sonradan babalık etme derdinde şımarttıkça şımartıyor kızı. Bade de çok güzel istismar ediyor. Höt deyince susan ama bildiğini okuyan tam bir küçük serseri. Okulda dikiş tutturamıyor. Nereye gitse orayı karıştıran sorun çıkartan uyumsuz ama sevimli bir tip.
Sınavlarını başarıyla tamamlayan Zeynep, Hülya tarafından çok zor bir operasyon için görevlendirilir. Bayram, Süheyla ile gittikçe kötüye giden ilişkisini kurtarabilmek için oğullarından yardım alır ancak çabaları yine hüsranla sonuçlanır. Ardı ardına gelen güzel haberlerle rahat bir nefes alan Cevher Ailesi'ni son derece sarsıcı bir sürpriz beklemektedir.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2018.03.30 20:17 Afandoras ICO Özellikleri:CoinMetro

CoinMetro, bizim kulaklarımızla zemine yerleşmiş olanların yakın zamanda sesini duymuş olabileceği düşünüldü, yaklaşan ICO'lardan biri olarak en fazla potansiyele sahip olan bir basın toplantısı oldu. Buradaki amacım, goblenlerinin belirli bir parçasına dikkat çekmek, ki bu uygulandığında, gelecekteki madeni para teklifleri için önemli sonuçlar doğurabilir.
Tüm hırsları arasında gizlenmiş bir özellik, girişe düşük bir engelle, ancak yüksek işlevsellikle (tamam, sıkıcı cümle, ama benimle birlikte olmak), kınanmış, fiat-kripto ademi merkezileştirilmiş bir değişimin neon çekiciliğine sıklıkla göz ardı edilen bir özelliktir. Spekülatif kitleleri dolandırıcılıktan korumak için büyük ölçüde ihtiyaç duyulan bir özellik. Düzenleme eksikliğinden dolayı düşük giriş gereksinimleri ve rekabetin bir araya gelmesi, geliştiriciler için büyük potansiyel ödüller ve gerçek ve aldatmaca projeler arasında çok az fark olması, birçok kişinin bir web sitesinden ve profesyonel görünümlü grafiklerden biraz daha fazlasını alabileceği anlamına geliyor. Zemin kattaki büyük bir şeye girmeyi ümit eden şüpheli yatırımcıların peşine düşmek için ödül kampanyaları ve parlak sözler kullanmak.
CoinMetro’nun çözümü ICO Express platformudur. Eğer başlangıç ​​paralarına yatırım yapmak için nispeten güvenli bir alan varsa, onların meşruiyetlerini ve vizyonlarının yaşayabilirliğini teyit etmek için testlerden geçtiklerini bilerek, neden bu sistemin dışında yapılan herhangi bir teklife para yatırmaktan korkuyorsunuz? Geliştiriciler için bazı maliyetler olabilir (belki de CoinMetro'nun her bir işlemden ya da ilk teslim ücretinden alacağı bir kesinti gibi) ancak bu yaygın bir şekilde benimsenirse, platformdaki bir listeden elde edilen kredibilite ve maruziyet, herhangi bir masrafı kolayca azaltabilir.
Getireceği avantaj ve avantajlar, girişimlerle rekabeti güçlendirmek ve onların projelerinin kalitesini ve hırsını artırmaları için rekabeti teşvik etmelidir. Dahası, kripto-para birimi ile ilgili düzenlemeler tüm dünyada yürürlüğe konulduğu için, ICO'lar üzerinde bir çatlak olması muhtemel görünüyor, bu durumda böyle bir platform sonunda bir kişinin yatırım yapabileceği tek yer olabilir. Bütün bunlar elbette XCM'nin potansiyel değerini güçlendirir, fakat daha da önemlisi, eğer başarılı olursa daha olgun, daha güvenli ve rekabetçi bir pazara yol açabilir. _ Bir XCM'nin fiyatı şu anda 0.11 € seviyesinde yer alıyor ve ana satışın sonucuna göre% 34 bonus veriyor. Ana satış 21 Şubat Çarşamba günü başlıyor. Katkıda bulunmayı planlıyorsanız, aşağıdaki bağlantıyı kullanarak% 2,5 ekstra bonus kazanın.
(Bu elbette, CoinMetro ekibinin hedeflerinde başarılı olduğu varsayımını yapıyor ve projenin daha geniş bir genel bakışının yanı sıra bu konuda neden iyimser olduğumu takip eden bir takip makalesi yayınlamayı planlıyorum.).Lütfen bunu finansal tavsiye olarak kabul etmeyin, kendi durumunuzu yerine getirmeyi unutmayın ve kaybetmeyi göze alabileceğinizden daha fazla yatırım yapmayın. Yanlış olabilirdim DYOR! Sağlanan link de bana küçük bir ikramiye sağlayacak, bu projeye yatırım yapmaya karar veren herkese minnettar olurum.
Website: https://coinmetro.com/
BTT ANN: https://bitcointalk.org/index.php?topic=2540667.0
Telegram: https://t.me/CoinMetro
submitted by Afandoras to u/Afandoras [link] [comments]


2013.07.24 12:56 kamberu [Yazı] Yasa, Mizah ve İroni

Yasanın klasik bir imgesi vardır. Platon bu imgenin, Hıristiyan dünyası tarafından da benimsenmiş olan eksiksiz bir ifadesini vermiştir. Bu imge, yasaya hem ilkesi hem de sonuçları açısından bakılmasını içererek bunun ikili bir durumunu belirler. İlke açısından baktığımızda, yasa ilk değildir. Yasa ikinci ve temsilci bir iktidardan başka bir şey değildir, daha yüksek bir ilkeye göre belirlenir, o da İyi’dir. İnsanlar İyi’nin ne olduğunu bilselerdi ya da ona uymayı becerebilselerdi, yasaya ihtiyaçları olmayacaktı. Yasa, İyi’nin, şöyle ya da böyle terk ettiği bir dünyadaki temsilcisidir. Bundan dolayı, sonuçları açısından baktığımızda, yasalara uymak ”en iyi”sidir, en iyi de İyi’nin imgesidir. Adil olan biri, doğduğu ülkede, yaşadığı ülkede yasalara tabi olur. Düşünme özgürlüğünü -hem İyi’yi hem de İyi için düşünme- elinde tutsa da, bunu, en iyisi için yapar. Görünüşte bu denli konformist olan bu imge, bir siyaset felsefesinin koşullarını oluşturan bir ironi ve mizahı, yasa ölçeğinin en yukarısında ve en aşağısındaki, ikili bir düşünüm genişliğini içermekten de geri kalmaz. Sokrates’in ölümü bu bakımdan bir örnek teşkil eder. Şöyle ki, yasalar kaderini mahkumun eline teslim bırakırlar ve yasaya tabiiyetinden dolayı, ondan kendilerine, üzerine düşünülmüş bir onay vermesini isterler. Yasaları, onları temellendirmek için zorunlu bir ilkeymişçesine mutlak bir İyi’ye yükselten seyirde büyük bir ironi vardır. Sanki yasa mefhumunu kendi kendine değil de, yalnızca kuvvet yoluyla ayakta tutuyormuş ve ideal olarak, daha dolaylı bir sonuca olduğu kadar, daha yüksek bir ilkeye de ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de bu nedenle Phaidon’daki anlaşılması güç bir metne göre, öğrencileri ölümü sırasında Sokrates’in yanında bulunurken yüzlerinde bir gülümseme de eksik değildir. İroni ile mizah esas olarak yasa düşüncesini kurarlar. Uygulanmaları yasayla ilişkilidir ve anlamlarını buradan alırlar. İroni, yasayı sonsuzca üstün bir İyi’nin üzerini temellendirmekte sakınca görmeyen bir düşüncenin oynadığı oyundur; mizah ise, yasayı, sonsuzca daha adil bir En İyi’ye onaylatmakta sakınca görmeyen söz konusu düşüncenin oynadığı oyundur.
Yasanın klasik imgesinin hangi etkiler altında altüst olup ortadan kalktığı sorgulanacak olursa, bunun yasaların göreliliğinin, değişebilirliğinin keşfedilmesi sonucunda olmadığı kesindir. Zira bu görelilik, klasik imgede zaten bütünüyle biliniyor ve anlaşılıyordu; onun zorunlu bir parçasını oluşturuyordu. Gerçek neden başka yerdedir. Bunun en kesin ifadesi Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde bulunacaktır. Kant bizzat, yönteminin getirdiği yeniliğin, yasanın artık İyi’ye bağlı olması değil, aksine İyi’nin yasaya bağlı olması olduğunu söyler. Bu, şu anlama gelir ki, yasa artık, haklılığını buradan elde edeceği üstün bir ilke üzerine temellenmek zorunda değildir, bunun üzerine temellenemez. Bu da şu anlama gelir ki, yasanın kendi değeri kendi kendisine dayanarak biçilmeli ve yasa kendi üzerine temellenmelidir, dolayısıyla kendi biçiminden başka kaynağı yoktur. Bu andan itibaren, ilk kez, başka bir spesifikasyon olmaksızın, bir nesne işaret edilmeksizin, YASA’san söz edilebilr, söz edilmelidir. Klasik imge yalnızca, İyi’nin yetki alanlarına ve En İyi’nin şartlarına göre şu ya da bu olarak belirlenmiş yasaları tanıyordu. Aksine, Kant ahlak ”yasası”ndan söz ettiğinde, ahlak sözcüğü yalnızca, mutlak olarak belirsiz kalmış olanın belirlenmesi anlamına gelir: Ahlak yasası, bir içerikten ve bir nesneden, bir yetki alanından ve şartlarından bağımsız, saf bir biçimin temsilidir. Ahlak yasası YASA, yasayı temellendirmeye muktedir bütün üstün ilkeleri dışlayacak şekilde, yasanın biçimi anlamına gelir. Bu anlamda Kant, yasanın klasik imgesinden ilk vazgeçenlerden ve bizi tamamıyla modern bir imgenin yolunu ilk açanlardan biridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir. Kuşkusuz, dünyadaki önemli değişiklikleri dile getiriyordu. Yine kuşkusuz, Hıristiyan dünyanın ötesinden, Yahudi imana bir geri dönüşün son sonuçlarını ifade ediyordu; hatta belki de Platoncu dünyanın ötesinden, yasanın Sokrates öncesi (Oidipusçu) bir anlayışına geri dönüşü ilan ediyordu. Kaldı ki, Kant, yasa’yı, nihai bir temel haline getirerek, modern düşünceye başlıca boyutlardan birini, yasanın nesnesinin esas itibariyle gizli olduğu fikrini bağışlamıştı.
Bir başka boyut daha ortaya çıkar. Sorun, Kant’ın kendi sistemi içinde keşfine verdiği dengeden (ve İyi’yi kurtarma şeklinden) kaynaklanıyor değildir. Söz konusu olan daha ziyade, ilkini bütünleyen, ilkiyle aralarında bir görelilik bulunan bir başka keşiftir. Yasa artık üstün bir ilke şeklindeki İyi ile temellendirilemedikçe, kendini, adil olanın iyi niyeti şeklindeki En İyi’ye de daha fazla onaylatmaya gerek duymaz hale gelir. Zira şu çok açıktır ki, maddesiz, nesnesiz, herhangi bir spesifikasyonu olmadan, saf biçimine göre tanımlanmış YASA, ne olduğu bilinmeyen ve bilinemeyecek bir durumdadır. Kimse ne olduğunu bilmezken iş görür. Herkesin baştan beri suçlu olduğu, yani yasanın ne olduğu bilinmeksizin sınırların zaten ihlal edildiği bir kesinsizlik alanı tanımlar. Tıpkı Oidipus’un kendini içinde bulduğu durum gibi. Suçluluk ile ceza ise, bize yasanın ne olduğunu göstermezler bile, onu bu kesinsizliğin içinde bırakırlar, bu kesinsizlik ise bahsettiğimiz şekliyle cezanın en uç noktadaki kesinliğine tekabül eder. Kafka bu dünyayı betimlemeyi başarmıştır. Burada söz konusu olan, Kant’ı Kafka’ya bağlamak değil, yalnızca yasayla ilgili modern düşünceyi oluşturan iki kutbu ortaya çıkarmaktır.
Aslında, yasa artık her şeyden önce gelen ve üstün bir İyi üzerine temellenmiyorsa, içeriğini tamamen belirsiz bırakacak şekilde kendi biçimine göre değer kazanıyorsa, adilin yasaya en iyisi olduğu için uyduğunu söylemek imkansız hale gelir. Ya da daha ziyade: Yasaya uyan biri, yasaya uyduğu kadarıyla adil olmuş değildir ve öyle de hissetmez. Tersine, kendini suçlu hisseder, daha baştan suçludur ve ne kadar suçlu olursa yasaya o kadar sıkı sıkıya uyar. Aynı işlemle, yasa da kendini, saf yasa olarak gösterir ve bizi suçlular olarak atar. Klasik imgeyi oluşturmuş olan iki önerme, ilke önermesi ile sonuçlar önermesi, İyi tarafından temellenme önermesi ile adil tarafından onaylanma önermesi aynı anda çöker. Ahlaki bilincin bu fantastik paradoksunu ortaya çıkaran Freud olmuştur: Yasaya uyma ölçüsünde adil hissetmenin bir hayli uzağında, ”özne ne kadar erdemliyse, yasa da o kadar sert davranır ve o kadar büyük bir kılı kırk yarmacılık sergiler… En iyi ve en uysal varlıktaki ahlak bilincinin bu denli sıradışı sertliği…”
Dahası, paradoksun analitik açıklamasını yapan da Freud olmuştur: Ahlak bilincinden türeyen, dürtülerden vazgeçiş değildir, tersine vazgeçişten doğan ahlak bilincidir. O halde, vazgeçiş ne kadar kuvvetli ve sert ise, dürtülerin mirasçısı ahlak bilinci de o kadar kuvvetli olur ve o kadar sertlikle uygulanır. (”Bu vazgeçişin bilinç üzerine uygulanan eylemi öyledir ki, tatmin etmeyi bıraktığımız bütün saldırganlık bölümü, üstben tarafından yeniden ele alınır ve kendi saldırganlığını ben’e karşı vurgular.”) O zaman öteki paradoks da çözülür. Lacan’ın dediği gibi, yasa, bastırılmış arzuyla aynı şeydir. Çelişkisiz bir biçimde nesnesini belirleyemeyecek ya da dayalı olduğu bastırmayı ortadan kaldırmaksızın bir içerikle tanımlanamayacaktır. Yasanın nesnesiyle arzunun nesnesi birdir ve ikisi de gizlenmiştir. Freud, nesne özdeşliğinin anneye, arzunun ve yasanın özdeşliğinin kendisinin ise babaya gönderme yaptığını gösterdiğinde, yalnızca yasayı belirlenmiş içeriğe nasıl kavuşturduğunu değil, bunun neredeyse tam tersine, yasanın nasıl, Oidipusçu kaynağı gereği, nesneden olduğu kadar özneden de (anne ile baba) çifte bir vazgeçişten doğan saf biçim olarak değer kazanmak için, içeriğini zorunlu olarak gizlemekten başka bir şey yapamayacağını gösterdiğini ileri sürer.
O halde, Platon’un kullandığı, yasalar düşüncesine hükmetmiş olan klasik ironi ve mizah altüst edilmiş olur. Yasanın İyi üzerine temellenmesi ve bilgenin bunu En İyi’yi gözeterek onaylamasıyla temsil edilen çifte genişlik, hiçliğe indirgenmiş olarak bulunur. Bir tarafta yasanın belirsizliği, öbür tarafta cezanın kesinliğinden başka bir şey yoktur. Ama ironi ile mizah buradan, yeni, modern bir figür kazanır. Bir yasa düşüncesi olmayı sürdürürler, ama yasayı, ona tabi olanın suçluluğu içindeyken düşündüğü gibi, içeriğinin belirsizliği içinde düşünürler. Şu açıktır ki, Kafka mizaha ve ironiye, yasanın statüsünün değişmesiyle ilişkili olarak tam anlamıyla modern değerler katar. Max Brod, Kafka’nın Dava’sını okuduğu sırada, dinleyenlerin ve bizzat Kafka’nın gülmekten katıldığını hatırlatır. Bu, Sokrates’in ölümünü karşılayan gülüş kadar gizemli bir gülüştür. Trajiğin sahte-anlamı salaklaştırır; kimbilir ne kadar çok yazarı, onları harekete geçiren düşüncenin saldırgan komik gücünün yerine çocuksu bir trajik his koyarak, olduğundan saptırıyoruz. Yasayı düşünmenin her zaman tek bir tarzı olmuştur, bu da düşüncenin ironi ve mizahtan oluşan bir komikliğidir.
Ama işte, modern düşünceyle birlikte, yeni bir ironinin ve yeni bir mizahın imkanı doğuyordu. İroni ile mizah artık yasanın altüst edilmesine yöneltilmiştir. Yeniden Sade ve Masoch ile karşılaşırız. Sade ile Masoch, yasaya bir karşı çıkışın, yasayı kökten bir altüst edişin iki büyük girişimini temsil ederler. Yasaya ikinci bir iktidar dışında hiçbir şey bahşetmemek amacıyla, yasayı daha yüksek bir ilkeye doğru aşmaya dayanan hareketi hala ironi olarak adlandırıyoruz. Ama üstün ilke, artık yasayı temellendirmeye ve yasanın kendisine devrettiği iktidarın haklılığını göstermeye muktedir bir İyi olmadığında, olamadığında tam olarak ne olur? Sade bize bunu öğretir. Tüm biçimleriyle (doğal, ahlaki, siyasal) yasa, ikinci doğanın bir kuralıdır, her zaman muhafazası için gösterilen özneye bağlıdır ve hakiki egemenliği haksız olarak elinde tutar. Çok iyi bilinen bir şeçeneğe göre, yasanın, daha kuvvetli olanın dayattığı kuvvetin ifadesi, ya da tersine, zayıfların koruyucu birliği olarak algılanmasının pek önemi yoktur. Zira bu efendilerle bu köleler, bu kuvvetlilerle bu zayıflar bütünüyle ikinci doğaya aittir; tiranı teşvik edip yaratan zayıfların birliğidir, olmak için bu birliğe ihtiyaç duyan ise tirandır. Her halükarda yasa, gizemli kılma yöntemidir, devredilmiş bir iktidar değil, köleler ve efendilerin iğrenç karmaşıklığı içindeki, haksız yere elde tutulan bir iktidardır. Sade’ın, yasa rejimini hem tiranlığa maruz kalanlara hem de tiranlık edenlere ait olması yüzünden ne denli kınadığı fark edilecektir. Gerçekte, yalnızca yasanın tiranlığına maruz kalınmıştır: ”Komşumun tutkuları yasanın adaletsizliğinden çok daha az kaygı verir, zira bu komşunun tutkuları benimkiler tarafından engellenmiştir, oysa yasanın adaletsizliklerini hiçbir şey durduramaz, hiçbir şey engelleyemez.” Ama aynı zamanda ve özellikle, ancak yasa yoluyla tiran olunur: Tiran yasa dışında hiçbir yolla tomurcuk veremez ve Chigi’nin Juliette’te de söylediği gibi: ”Tiranlar asla anarşi ortamında doğmazlar, yalnızca yasaların gölgesindeyken yükselişe geçtiklerini ya da yetkiyi yasalardan aldıklarını görürsünüz.” Sade düşüncesinin özü budur. Tirana duyduğu kin ve yasanın tiranı mümkün kıldığını gösterme tarzı. Tiran yasaların dilinden konuşur ve başka bir dili yoktur. ”Yasaların gölgesine” ihtiyaç duyar. Sade’ın kahramanları da, artık hiçbir tiran konuşamayacakmış gibi, hiçbir tiran asla konuşmamış gibi konuşarak, bir karşı-dil oluşturarak tuhaf bir anti-tiranlıkla kuşatılmış bulunur.
Gilles Deleuze, Sacher-Masoch’un Takdimi
submitted by kamberu to NullSpaceAutonomia [link] [comments]


Anne 14. Bölüm - Annesi Olmak İstedim Anne 23. Bölüm - Evde Yiyecek Bir Şey Yok - YouTube Anne olmak kadın beynini değiştiriyor - DW Türkçe Dünyanın tek milyarder yazarı J.K. Rowling, bekar bir anne olarak geçirdiği yoksul günleri anlatıyor Alper Erözer - Tek Bir Yeminle (Official Video) - YouTube Anne 10. Bölüm - İki Aydır Kimleydin? IYI BIR ANNE BABA OLMAK - COCUKLARI SIMARTMAK Aile Hayati Günlük Vlog #13 Servete Sahip Olmak BİR GÜNLÜĞÜNE ANNE OLDUM! (ANNELER GÜNÜ ÖZEL) - YouTube Ben de Anne Olmak İstiyorum- Senem Yüksel

Anne olmak var ya anne olmak! - İndigo Dergisi

  1. Anne 14. Bölüm - Annesi Olmak İstedim
  2. Anne 23. Bölüm - Evde Yiyecek Bir Şey Yok - YouTube
  3. Anne olmak kadın beynini değiştiriyor - DW Türkçe
  4. Dünyanın tek milyarder yazarı J.K. Rowling, bekar bir anne olarak geçirdiği yoksul günleri anlatıyor
  5. Alper Erözer - Tek Bir Yeminle (Official Video) - YouTube
  6. Anne 10. Bölüm - İki Aydır Kimleydin?
  7. IYI BIR ANNE BABA OLMAK - COCUKLARI SIMARTMAK Aile Hayati Günlük Vlog #13
  8. Servete Sahip Olmak
  9. BİR GÜNLÜĞÜNE ANNE OLDUM! (ANNELER GÜNÜ ÖZEL) - YouTube
  10. Ben de Anne Olmak İstiyorum- Senem Yüksel

' Alper Erözer - Tek Bir Yeminle ' Yayında! Daha fazla müzik için kanala abone olmayı unutmayın; https://www.youtube.com/pdndmüzik Alper Erözer “Tek Bir Yemi... Bölümün tamamını startv.com.tr'de izle → http://www.startv.com.tr/dizi/anne/bolumler/23-bolum Anne'ye Abone Olmak İçin → http://bit.ly/anne-dd-sub Anne 23 ... Karakolda, bir başka odada Turna’nın aklında da Zeynep vardır. Annesiyle görüştürüleceğini öğrendiği an havalara uçar ama karşılaştığı kişi Şule olur. BİR GÜNLÜĞÜNE ANNE OLMAK (ANNELER GÜNÜ ÖZEL); Videosunda bir gün boyunca anne oldum. Bebeü n altını değiştirdim, banyo yaptırdım ve bebek kombinleri yaptık. ... Bir kadın hamile kaldığında beyninde büyük değişimler meydana geliyor. Özellikle de beynin sosyal beceri ve duygusal zekadan sorumlu bölgelerinde. Hamile kadınlar artık eskisinden ... Dünyanın tek milyarder yazarı olan Harry Potter evreninin yaratıcısı J.K. Rowling, bekar bir anne olarak geçirdiği yoksul günleri anlatıyor. Çeviri: Şevval P... Halit Bey'e tek bir şey söylüyordum. 'Doktor bey benim de çocuğum olacak mı? ... Anne Olmak (Çocuğum Olmasını) İstiyorum - Selin Ciğerci Sanane Cihanna - Duration: 27:08. Sanane ... Iyi Anne Baba olmak, cocuklarin her istedigini yerine getirmek midir? Günlük Vlog #13 Videomu begendiyseniz begen tusuna basimayi ve abone olmayi unutmayin. Yaninda ki zile basarak bildirimleri ... Paraya sahip olmak adına çok farklı olasılıklar var. Bunu olmaya gönüllü olmalısınız. Çoğu insan için zorluk şu, buna sahip olmak için ne gerekiyorsa yapacağım diyorlar olmak yerine. Ancak Zeynep buluşma yerine geldiğinde Cengiz yoktur. Rıfat'ın evine giden Zeynep'i orada büyük bir sürpriz beklemektedir. Yapım: MEDYapım – MF Yapım